← geri

başından sonuna samos gezim (başı)

alfabesini bile bilmediğim bir ülkede dört yaşındaki babasız bir çocuk gibi hissederken yaşadıklarımı anlattığım blog yazılarının ilki

tarihler haziran’ın sonu ya da temmuz’un başıydı. köye çay/fındık toplamaya gidip arada bir denize girmemizi saymazsak ben henüz hiç tatil yapmamış bir işçi çocuğuydum. tabii kaderimi değiştiren ilginç bir olay yaşandı: kız arkadaşım ucuza uçak bileti haberleri duyuran bir instagram hesabından beni haberdar etti. kredi kartım biraz rahatlamıştı, fırsat bu fırsattı. hemen bana vize verebilecek bütün ülkeleri araştırmaya başladım. eh, bana vize verecek pek ülke de yoktu. babamın o dönem sigortası olmadığı için devlet hastanesinde bile doğamadığımı düşünürsek türkiye de bana girişte sorun çıkaran devletlerden biriydi. fakat imdadımıza yunanistan’ın türkiye’ye yakın güzel adaları yetişti. hemen üzerimdeki türkiye tişörtünü çıkarttım ve ido’dan feribot bileti alıp booking’den adanın en ucuz oteline rezervasyon yaptırdım. bundan sonrası heyecanla beklemekle geçecekti

heyecanla bekleyişimi internette samos’a dair bulduğum her şeyi okuyup izleyerek normal bekleyişe çevirdim. seyahat tarihi yaklaşınca da vize evraklarımı hazırlayarak ido’ya mail gönderdim. onlar onay verene kadar bekleyecek ve sonra vize evraklarımı posta yoluyla iletecektim. onlar da sağ olsunlar yunan yetkililere kapı vizesi için teslim edecekti. bana mail atmadıkları için süreç biraz sancılı geçti ama evrakları bir şekilde teslim edebildim. size tavsiyem ido’nun onayını beklemeden sefere bir hafta kala kargoyu yollamanız. işleri daha da sağlama almış olursunuz. yoksa tatilden birkaç gün öncesini bizim gibi endişeli şekilde “acaba oteli iptal edebilir miyiz” gibi sorularla geçirebilirsiniz.

feribot sabah 8’de izmir’in seferihisar ilçesinin sığıcak isimli güzel bir mahallesinden kalkacağı için yolculuğumuz bir gün öncesinden başladı. kamilkoç ile seferihisar terminaline gidecek, oradan taksiyle sığacık’a geçecektik. tahmini varış saatimiz 06.40 olduğu için sabah 8’deki feribota zamanında yetişeceğimizi umut ediyorduk. ki ilginç bir şekilde seyahatimizin “umuda yolculuk” kısmı deniz yoluyla avrupa birliği ülkesine geçmek değil, saatinde seferihisar’a varmaktı. fakat kamilkoç’un şoförü muhabbete biraz düşkün olduğu için ancak 07.40’ta seferihisar’da olabildik. iner inmez aceleyle taksi durağını arayıp taksi istedim ve taksiye hemen binip gidebilmek için bizi terminalin çıkışına götürdüm. fakat ne ilginçtir ki bu ufacık terminalin başka bir giriş-çıkışı daha varmış ve daha da ilginci taksiler orayı kullanıyormuş. maalesef böyle aptalca bir sebepten ötürü ilk taksimizi kaçırmamıza sebep oldum. seferihisarlıların da yardımıyla ikinci taksimiz birkaç dakika sonra geldiyse de sefere ancak 8 dakika kala iskeleye varabildik. yine de bu kadarı ido için yeterli değildi. yalnızca birkaç dakika önce check-in işlemleri kapandığı için sefere alınmadık. yapacak bir şey yoktu, taksiye geri bindik. taksici bizi pansiyon bulabileceğimizi söylediği sığacık kalesinin girişine bırakıp hemen karşıdaki fırında kahvaltı edebileceğimizi söyledi. biz de burada kahvaltı ederek taksicinin önermesini doğruladık. tabii ki hayatımızın en lezzetli kahvaltısı olduğunu söyleyemem, çünkü bu sırada çaresiz bir şekilde ido ile konuşup bir şeyleri çözmeye çalışıyorduk. neyse ki bize buradaki ido gişesi ile konuşmamızı, eğer her şey uygunsa yarınki gemiye binebileceğimizi söylediler. bize eşlik eden domuşuk, sarıkız ve tazı isimli üç köpek ile (isimleri biz koyduk) ido gişesine geçtik ve gişedeki kavak yelleri efe tarzı yamuk bir şekilde gülümseyen tatlı bir arkadaş işlemlerimizi halletti. artık sırada, hafta sonuyla birleşen bir resmi tatil gününde, türkiye’deki güzel bir tatil beldesinde boş odası olan ucuz bir otel bulmak gibi kolay bir şey vardı. kaleye girdik, dolaşmaya başladık. tahmin edileceği üzere girdiğimiz her otel ve pansiyon doluydu. umudumuzun git gide azaldığı ve tam kendimizi yorgunluğa teslim edip pes edeceğimiz anda plastik sandalyede oturan yaşlı bir nine bize seslendi. “pansiyon mu arıyorsunuz” dedi (tahminimce), “evet” dedik. sonra bir şeyler geveledi. yaşlılığından ötürü dediği şeyleri anlayamıyorduk. bize gizemli şeyler fısıldıyor gibiydi. fakat ben, bu fısıltıların arasından şifreli mesajı alabilmiştim: “göksu, pansiyon, çok uygun, ileride”. bu kelimeler bize yeterliydi. doğruca ileri gittik. apple haritaların da yardımıyla bolca dolaştıktan sonra “göksu konuk evi” isimli otelin taş binasına girdik. içeride kimse yoktu. biz de beklemeye koyulduk. bu saatten sonra kimse gelmese de olurdu tabii. üstü kapalı bir yer bulmuşuz, ha lobisi ha odası. ne fark eder. neyse ki motorsikletiyle bir kadın geldi ve şiveli bir şekilde “buyrun” dedi. buyrunu nasıl şiveli söyleyebildiğini sakın sormayın. ben de anlamadım.

kendisine durumumuzu anlattık. bugün 30 ağustos olduğu için bir şeyler yapabilmesinin zor olduğunu söyledi fakat telefonla sığacık’taki pansiyonların ve otellerin bulunduğu whatsapp grubundan numaralar aramaya başladı. hiçbirinde boş yer yoktu, olanlar da çok fiyat istiyordu. bizi kah evli genç çift olarak, kah yetim ve öksüzler olarak tanıttı fakat hiçbiri işe yaramadı. umutlar tükenirken ve biz sahilde yatma planları yaparken son çare evini günlük kiraya veren bir arkadaşını aradı ve biraz da indirimle bize bir gecelik yer bulabildi. ev şu anda temizleniyor durumda olduğu için de kendisiyle biraz daha muhabbet etmek zorundaydık. tabii ki tatlı ve iyi bir insandı fakat biriyle muhabbet etmek zorunda olmak ve bu zorunluluğun karşılıklı olması biraz… yorucu. neyse ki imdadımıza ayet isimli çok tatlı bir suriyeli çocuk yetişti. bu ufak kıza dair, ve arada da kızla, sohbet ederken vakit geçti. ayet’in 2 tane abisi olduğunu, ikisinin de adının muhammed olduğunu öğrendim. eğer ayet’in bir erkek kardeşi daha olursa isminin ne koyulacağını gerçekten çok merak ediyorum. merak ettiğim bir başka şey de bizi buraya gönderen ninenin kim olduğuydu. mahmure ablaya bizi ninenin yolladığını söyleyip “senin ninen miydi abla” diye sordum, o da “hangi nine?” dedi. onun da nineyi tanımaması her şeyi netleştirmişti: imdadımıza yetişen hızır aleyhisselamdı. atm’ye giderken nineyi görememem de bu duruma delil niteliğindeydi.

mahmure abla ile pansiyonunda kalan, ankara çinçin’de doğup büyümüş ve eşi/sevgilisi veyahut partneri tırcı olan çocuklu bir kadına ankara’ya dönüş bileti bulmaya çalıştıktan da sonra -ki iyi ki yapmışız, çok tatlı bir insanmış o da- yavaştan eve geçme vakti gelmişti. en azından eve valizleri bırakıp plaj eşyalarımızla ekmeksiz plajına geçecek şekilde eve geçme vakti gelmişti. kız arkadaşım eşyaları ayarlarken ben de evi kiralayan adamın annesi olan yaşlı kadınla sohbet etme fırsatı bulmuştum. bana “bedava olsa yunana gitmem, onlar bize zamanında neler yaptı” dediğinde kendimi savunabileceğim tek şey “ne bilelim, buralar pahalı diye biliyorduk” söylemi oldu. sığacık’ın pahalı olmadığını gerçekten bilmiyordum. eşyalarımızı da aldıktan sonra ninemizle de sohbetimizi bitirdik ve ekmeksiz plajına gitmek için yol aldık.

bizi burada oldukça temiz, ılık diyebileceğim sığ ve kumlu harika bir plaj karşıladı. dalgasızdı da. her türlü insanın keyifle yüzdüğü oldukça sakin bir yerdi. ilk kez orada “biz acaba samos’a giderek yanlış mı yapıyoruz” sorusunu kendime sordum. iyice yüzüp güneşlendikten sonra yatıp uyumak için eve döndük. akşam da berbat bir yemek yiyip midemizi gazla doldurduktan sonra mahmure abla ile biraz sohbet ettik. bu sohbette kendisine dair pek çok şey öğrensek de öğrendiklerim arasından en önemlisi ninenin kim olduğuydu. hızır sandığım bu nine, mahmure ablanın bir arkadaşının 86 yaşındaki annesiymiş. pansiyonun ismini nereden bulup hatırladığıysa mahmure ablanın bile şaştığı bir olay. neyse, her işe yetişmeye çalışan, herkese yardım etmeye çalışan mahmure abla motoruyla yine bir yerlere koşturmaya gidince biz de hem birer yorgunluk kahvesi içmek hem de samos’taki frappe çılgınlığına hazırlanmak için riccio isimli survivor ada konseyi temalı bir mekana gittik. frappesi gerçekten şahaneydi. keşke bu kadar yüksek müzikli çirkin bir mekan olmasaydı.

bu sefer işimizi şansa bırakmamak için sabah 6 gibi uyandık ve iskeleye gitmek için evden çıktık. yürüme on, bilemedin on beş dakika süren yokuşlu bir yoldu ve valizi çeken kişi ben olduğum için biraz eriniyordum açıkçası. tam bu sırada lüks bir araç yanımıza yanaşıp ido iskelesini sordu. ben yol tarif etmeden, sadece “biz de oraya gidiyoruz” diyip adamları bize muhtaç bırakma planları yaparken kız arkadaşım maalesef yolu tarif etti. peşine benim “biz de oraya gidiyoruz” dememe hiçbir cevap vermeden, umursamadan basıp gittiler. -rahatlıkla küfür edebilmeniz için biraz mola- neyse ki birkaç dakika sonra, henüz yokuşun başındayken bir ido çalışanı bizi arabasına aldı ve sonrasında check-inimizi yaptı. akabinde ülkeden çıkış işlemlerimizi gerçekleştirdik ve gemiye bindik. gemideki oldukça pahalı büfeden kahve alabilmek için sıra beklerken orhan pamuk tipli, çocuğuyla ingilizce konuşan, birleşik krallık pasaportlu bir şahsın şikayetlerini dinlemek mecburiyetinde kaldım. büfeci güler yüzüyle “tatildeyiz, artık rahatlama zamanı” diye ortamı yatıştırmaya çalışırken orhan pamuk’umuz hala daha “ama ben beklemek istemiyorum” diye bir şeyler mırıldanıyordu. neyse ki kahvem olmuştu da kendisinden uzaklaşabildim.

yunanistan’a indiğimizde bizi komik aksanıyla tatlı bir şekilde türkçe konuşan bir yunan görevli karşıladı. “kapıda vize?” diye sordu, “yes” dedik, “bekle” dedi. emir kipiyle konuşması rahatsız etse de güler yüzünden dolayı bir şey demedim. dediği gibi bekledik. aradan yarım saat geçtikten sonra pars isimli zibidi mi zibidi bir velet ağlamaya başladı. onu gören başka bir çocuk da ağladı. yunan görevliler ve biz başta şakalaştıysak da çocuk bir türlü susmayınca bekleme lobisinden dışarı çıkıp dolaşmasına müsaade ettiler. bir saat kadar sonra da aksanlarıyla tahrip ettikleri isimlerimizle çağrıldık ve vize memurlarının yanına gittik. meşhur vize memuru suratsızlığını gördükten sonra da valizleri kontrol ettirmek için x-ray’e soktuk. gümrük görevlisi bana “valizde sigara var mı” dedi, “3 paket var” dedim. eliyle karton yapıp 3 karton mu var diye sormaya çalışınca benim ingilizcem bir anlığında durdu. içimden sadece “ananın amı” diyebildim. “hayır, yalnızca 3 paket” demem bu sefer ikna edici olmuş olacak ki sonunda özgürlüğümüze kavuşabildik.

ilk durağımız otobüs durağıydı. yol üstünde bazaar isimli bir süper marketten bira, ilerideki plaisir isimli kahveciden de sandviç alarak otobüs durağına yürüdük. planlanandan bir gün geç geldiğimiz, ve bu gün de hafta sonu olduğu için otobüsler sık değildi. taksiye mi binsek, bir günlük araba mı kiralasak yoksa beklesek mi derken önce araba kiralamaya çalıştık, sonra çok pahalı olduğu için vazgeçtik. sonra taksi için fiyat sorduk, o da pahalı gelince mecbur beklemek için istasyonun oradaki station isimli küçük kafeye oturduk. güler yüzlü ablamız bize iki frappe çekti ve etrafı izleyerek otobüsü bekledik. birkaç otobüs geldi ve tatilin en kötü kısmını deneyimleme fırsatı edindim. hangi otobüse bineceğimi sorduğum kimse gideceğim yeri bilmiyordu. otel sahibinin dediği yeri söylüyordum olmuyordu. haritadan açıyordum, salağa yatıyordular. yunan erkekleri, en azından otobüs şoförleri, kadınlarının aksine o kadar suratsızdı ki ben her soru sorduğumda kendimi iyiden iyiye yerin dibine batmış gibi hissediyordum. neyse ki bu kısa süreli çaresizlik bir kişinin gideceğim yeri anlamasıyla son buldu. “agios dimitrios” dedim ve otobüse bindik. adanın kuzeyinin büyük bir kısmını seyrederek geçen yolculuğumuz yarım saat kadar sonra sonlandı ve otelimizin hemen önünde indik. tüm olumsuzluklara rağmen, gelmemize beş gün kala vize sorunları çıkınca iptal talebimizi onaylayıp paramızı iade etmeyi kabul eden bu tatlı kadın beni “[KIZ ARKADAŞIMIN ADI]! sonunda geldin!” diye kocaman gülerek karşıladı. bu neşe beni de sardı, ismimi düzeltmeyi aklıma bile getirmedim. odamıza geçtik, bize odayı ve buzdolabında bulunan, eşinin yaptığı içkileri gösterdi. “çamaşır makinesi var mı?” gibi basit bir sorumuzu ingilizceyi çok iyi bilmediği için “kızıma sorarsınız” diyerek cevapladı ve türkçe “hoş geldin, teşekkürler” gibi şeyler söyleyerek gitti. yorgunluğumuzu biraz uzanıp atlattıktan sonra rahatlamak için otelin hemen aşağısındaki piaki isimli plaja gittik. sanki sadece bize aitmiş gibi bomboştu, suyu çok güzeldi, fakat deniz dalgalıydı. tüm güzelliğine rağmen plajın boş olma sebebi de muhtemelen buydu. biz de çok iyi yüzücüler olmadığımız ve etrafta eğer boğulursak bizi kurtarabilecek kimse olmadığı için sığda biraz yüzdükten sonra uzanıp kitap okuduk. bu sırada da plaja bizden başka birkaç kişi daha geldi ve bizi utandırırcasına yüzdü.

akşama doğru, rüzgar kitap okuma keyfimizin iyice içine etmeye başlayınca otele geçip duş aldık ve hiçliğin ortasındaki bu yerde yemek yenecek bir yer aramaya başladık. haritaya göre civardaki tek restoran, 2 kilometre kadar ötedeki bir yerdi. şanslıyız ki yorumlar mekanın iyi ve görece uygun fiyatlı olduğunu söylüyordu. açlığın da etkisiyle hızlıca gücümüzü toparlayıp yola çıktık. otoban kenarında boylu boyunca uzanan duvardaki çeşitli yazıları okurken “TOPA KKE [orak çekik]” yazısını görünce tatilimizin ilk “bir fotoğrafımı çeksene” anı yaşandı. sonra otobandan içeri saptık ve samos’un köy yerlerinde aheste aheste gezerek “oi psarades” isimli restorana vardık. henüz mekana girmeden, tam kapının önünde tatlı garsonları bizi gülümseyerek “yásas” (merhaba) diyerek karşıladı. ben hiçbir şey işitmedim, kız arkadaşım da “gracias” diye işitmiş. neyse ki kendimizi rezil etmeden “hi” diyip geçiştirmişiz. mekana girince bizi karşılayan güzel ve sakin müzikleri de yanımıza alarak, en azından kulak arkası ederek, gün batımına doğru, deniz kenarındaki bir masaya oturduk. ilk defa yurt dışında yemek yiyecek olmam bir yana, deniz ürünlerinden de pek anlamadığım için “saçma sapan şeyler mi söylüyorum acaba” korkularıyla siparişimizi vermeye başladım. önce en basitini söyledim, “greek salad”. garsonumuz not aldı. sonra biraz risk alarak “kolyoz” dedim, bunu da not aldı. riski biraz düşürmek ve “biz bir şeyler denemeye geldik” hissi vermek için devamını “psarades usulü ahtapot ızgara” ile getirdim. burada garsondan bir “great” alınca peşine hemen “kalamar” sıkıştırdım. finali de “yarım litre beyaz şarap” ile yaptım. garson buna da “great” dedi. siparişimizi büyük oranda kız arkadaşım şekillendirse de siparişi ben verdiğim için tüm aferinler bana kalmıştı ve ben “gurme” olmanın mutluluğuyla geriniyordum. bu mutluluk kolyoz ve şarabımız gelene kadar sürdü. şarap çok güzel olsa da kolyoz biraz “ilginç”ti. tulum peyniri gibi olan baskın tadıyla kendisini bize yedirmekte zorlandı. neyse ki ahtapot, kalamar ve salata güzel olunca karnımızı doyuracak bir şeyler bulabildik. dediğim gibi, deniz ürünlerinden pek anlamadığım için ahtapot ve kalamar hakkında dediğim her şey kız arkadaşımın yorumudur ve ben sadece aktardığım için beni bağlamaz. ama şarap, benim nezdimde gerçekten şahaneydi. hayatımda içtiğim en güzel şaraplardandı diyebilirim. bunu garsona söylediğimde bana, sürahi ile servis edilen bu şarabın samos üzümlerinden yapılan sıradan, yerel bir şarap olduğunu söyledi. belliydi. tıpkı benim genelde ucuz ve kötü şarap içen biri olduğumun belli olması gibi. zaten rakının yanında ne yendiğini bilip bilmeden, sadece cahil özgüvenimle garsona “bu kolyozun tadı çok baskın, rakıyla iyi gider herhalde, bizim memlekette biz rakının yanında baskın şeyler yiyoruz” yorumunda bulundum. garsonumuz şaşırdı ve “biz kolyozu şarapla yeriz, uzoyla değil” dedi. ülkemiz insanının damak tadını da töhmet altında bıraktığım için herkesten gerçekten özür dilerim. eğer yolunuz samos’a, sonrasında da “oi psarades” isimli restorana düşerse gidin ve ayıbımı düzeltin (eğer varsa). neyse. iyi ve tatlı dileklerle ayrıldık buradan. gurme olmadığımı anlamışsınızdır, o yüzden restorana iyi ve kötü yorumunda bulunmak istemiyorum. ama uzun masalar kuran yaşlı yunanların da geldiği bir mekan olduğunu düşünürsek sanırım iyi bir yer.

günün son ışıklarını da arkamıza alıp geldiğimiz yolu gerisin geri yürüdük. otele varınca yorgunluğumuzu atmak üzere athena hanımdan biraz “greek coffee” istedik. kızı da çeviriye yardım etti ve “geleneksel yunan kahvesi” istediğim konusunda mutabık kaldık. bana “sizin için pişirmemizi mi istiyorsunuz?” diye sordular, “biz size pişirelim” diye gülerek cevap verdim. biz kahveyi pişirirken athena ablamız da suratında kocaman gülümsemesi ve elindeki üzüm dolu tabağıyla geldi. bize hem elindeki üzümlerden verdi, hem de suratındaki gülümsemeden. şu an frappe içtikleri için yarına bizim yaptığımız kahveyi birlikte içmek üzere sözleştik. hemen birkaç dakika sonra, sanırsam üzüm ikramı yeterli gelmediği için, athena elinde bir kavanozla gelip türkçe “kayısı reçeli” diyerek bize verdi. biz de tüm hediyelerin mutluluğuyla yunan’ın verdiği, türk’ün pişirdiği “osmanlı” kahvemizle ve tatlı mı tatlı samos üzümleriyle ilk gecemizi sonlandırdık.