bundan yıllar önce, yaklaşık 24 yıl önce gerçek ronaldo (şişko olan, eşcinsel olmayan) 2002 dünya kupası için japonya’daki bir havalimanına indiğinde kendisini karşılayan japon kadınlara çekik göz işareti yapıp gülüyordu. japon kadınlar da ona gülüyordu. bu görseli google’da “ronaldo arriving in japan before the 2002 world cup” yazıp bulabilirsiniz. muhtemelen o dönemde yaşayan herkes de bu fotoğrafı görüp gülmüştür. bugünse benzer bir olay yapılsa yaşanacakları tahmin edemiyorum. muhtemelen ronaldo nürnberg’de bir mahkemede yargılanırdı. peki geçen bu 24 yılda ne değişti? türkiye’deki iktidar hariç pek çok şey değişti. ironiktir ki türkiye’deki iktidar da çok değişti. fakat en çok da sevgi değişti.
sevgi, yeniden tasarlandı ve tanımlandı. kusurlardan soyutlandı ve hassas bir şey haline getirildi. dünyanın en güçlü duygusu hadım edildi. en çocuksu, en samimi ve en karşılıksız sevgi jestleri tıpkı ronaldo’nun japon kadınlara yaptığı hareket gibi- yanlışlandı. gerçek anlamda dokunmayan, hissetmeyen; sadece uzaktan seyreden bir sevgi anlayışı getirildi. buna “cermen tipi sevgi” desek yanlış olmaz. samimi olmayan, kuralcı, yanlış bir şey yapabileceği için doğru şey yapmaktan imtina eden, bu yüzden hiçbir şey yapmayan bir sevgi anlayışı. “suboptimal sevgi”. dünyaya nefretle bakan, bu yüzden sevginin önüne nefreti koyup hareket eden insanların sevgi anlayışı. eh, biraz da ortak çıkar dışında arkadaşlık ilişkisi kuramayan elitlerin sevgi anlayışı dersek yanlış olmaz.
kişisel hayatlarımızdaki sevgi buna indirgendi. garibanın sadece birbirini eğlemek üzerine olan samimi ilişkilerine maalesef saldırıldı. bireylere karşı sevgi verirken “tetikte” olmaya alıştırıldık. bunu kendi bireysel varlığımızı aşırı öncüleyen tavsiyelerle birleştirince ortaya çıkan şey baskılanan bir sevgi oldu. içimizde dolup taşan, ama korkup gösteremediğimiz sevgiyle kuşatıldık. bunun ne kadar kötü hissettirdiğini tahmin edemezsiniz (muhtemelen edersiniz, sadece dramatik olmak istedim). ama evet, gerçek bu: sevgiyle dolup taşıyoruz ve bunu vermek istiyoruz.
ilginçtir, özel hayatımızdaki sevgi anlayışı kendini aşırı koruyan ve tetikte bir haldeyken büyük figürlere karşı sevgi anlayışımız daha teslimiyetçi bir hale dönüşüyor. aktörleri, şarkıcıları, şarlatanları, politikacıları, televizyon profesörlerini ve daha nicesini varlığımızı onlara eklemleyecek kadar çok seviyoruz. belki de içimizde tutmaya çalıştığımız sevgi burada taşıyordur. belki de burada taşması isteniyordur. ne de olsa bu daha kârlı.
tüm bunlar olurken tıpkı diğer her şey gibi sevgi de bir propaganda aracı haline dönüşüyor. statükonun (yani abd) düşmanları nefret dolu olarak kodlanıyor ve abd de sevgi, özgürlük ve zenginlik savunucusu oluyor. nefret her zaman için kötü bir şey olarak kodlanıyor, bazen ihtiyacımız olsa da. devrimciler, değişiklik isteyenler, düzen karşıtları nefret dolu ezikler olarak lanse ediliyor. oysa nefret ve sevgi, doğru şekilde yönetildiğinde, dünyanın en güzel şeyleridir. bu yüzden, hayatımızdan nefret hissini çıkarmamız da tamamen imkansız olduğu için, bu nefret bizi yönetenlere değil, bizim gibi sıradan insanlara yönlendirilecek şekilde manipüle ediliyor. tıpkı sevgimizin diğer insanlara “steril şekilde” yönlendirilmesi için manipüle edildiği gibi. yani sevgimiz sterilleştirilerek yatay ilişkilerden alınıp dikey ilişkilere (ünlüler, liderler) kanalize ediliyor; nefretimiz ise tam tersi yönde, yukarıdan aşağıya değil yatay olarak (birbirimize) yönlendiriliyor.
bu o denli yapılıyor ki, birbirimizden ayrışmamız o kadar isteniyor ki 2008 pekin olimpiyatlarının açılışında yapılan meşhur şova bakan batılılar aynı hedef uğruna birlikte emek harcayan insanlar görmek yerine “bireysel varlığın sonu”nu görüyorlar. kollektif mücadelenin güzelliğini, örgütlülüğü ve eylemliliği bitirmek için.
oysa isa bize “love thy neighbor” (komşunuzu sevin) dedi, “love thy landlord” (ev sahibinizi sevin) demedi. bu yüzden ev sahibimizden, bize abilik ve babalık taslayan zorbalardan nefret etmemiz gerekiyor. ve diğer insanlara, sıradan insanlara dünyanın en saf ve yalın sevgisini vermeliyiz. bizi tüm çıplaklığımızla savunmasız bırakacak bir şekilde. çünkü bir şeyi tüm kalbiyle sevmenin kıvancı, bir insanın tadabileceği en yüce histir.