← geri

genç işsizlik belgeseli: emrah tenekeci’nin bir haftası

gelecek beş-on sene içinde hepimizin yaşayabileceği (sonra yaşlı işsiz oluyoruz) bir kaderi yaşayan emrah'ın bir ömre sığacak bir haftası.

birinci gün

acıbadem caddesindeki mcdonald’s şubesindeyiz. emrah, çok özgüvenli bir ses tonuyla bizi restorandaki en güzel masa olduğunu söylediği bir masaya yönlendiriyor. kendisi lacivert gömleği, kahverengi kumaş pantolonu ve yırtık adidas ayakkabılarıyla ikili mcchicken menü siparişi verirken onu bekliyoruz. buradan gözlemleyebildiğimiz kadarıyla sıra beklerken dikkatleri üzerine çekmekten kaçınmıyor. güneş gözlüklerini bir takıp bir çıkarıyor, restoran müdürü de dahil olmak üzere tüm çalışanlarla göz teması kurmaya çalışıyor ve herkese bol bol gülümsüyor. bu müthiş bir özgüvenin bir yansıması mı yoksa basitçe bir maddenin kötüye kullanımının bir sonucu mu bilmiyoruz. fakat bu aura etrafı öyle bir sarıyor ki her birimiz kendimizi en az auschwitz’te etrafı zehirli gazla çevrelenmiş bir yahudi kadar çaresiz hissediyoruz. biz bile. açık alanda, dışarıda olmamıza rağmen.

emrah iki eliyle tepsiye sıkı sıkı sarılırken kafasını yana eğmiş biçimde, telefonla konuşarak yanımıza geliyor. “evet amca, aynen. iyi gidiyor. birazdan uluslararası bir şirketle iş görüşmem var zaten. operasyonel süreç yönetimi uzman yardımcısı stajyeri mi ne öyle bir unvan ya. valla hayırlısı, hayırlısı. haydi allaha emanet olun.” telefonu kapatır kapatmaz suratımıza yalnız kürkçü dükkanındaki bir tilkinin atacağı gibi bir gülümsemeyle bakıp “akraba değil mi, paranın kokusunu aldı mı yapışıyor yakana” diyor.

emrah, türkiye’deki milyonlarca genç gibi işsiz. üniversite mezunu. yeni açılmış, oldukça iyi olduğunu iddia ettiği bir devlet üniversitesinde %100 ingilizce bir bölüm okumuş. geçtiğimiz aylarda yüzlerce iş başvurusunda bulunduğu halde işe alınamadığından yakınıyor. öyle ki mahallelerinde bulunan telefoncu bile onu işe almamış. bugünden itibaren onunla bir hafta geçirecek ve iş arama sürecine tanıklık edeceğiz.

yemeğini bitirdikten sonra tepsisini alıp çöp kovasına boşaltıyor emrah. boş tepsiyi de boş tepsilerin oraya koyuyor. boş tepsilerin sağını solunu kontrol ettikten sonra bir şey bulamamanın hüznüyle yanımıza geliyor. “temizlik bezi normalde hep burada olurdu ama…” derken pantolonunun arka cebinden çıkardığı bir ıslak mendille masayı siliyor. yüzünde sıcak bir gülümsemeyle bize “şartlar ne kadar zor olursa olsun pes etmemeli insan. her zaman bir çözüm vardır.” diyor. aynı zamanda da etrafı kolaçan ediyor. sanırım amacı bir çalışana, mümkünse restoran müdürüne bu halde gözükmek. fakat göz ucuyla ona bakınıp geçen müşteriler dışında kimsenin dikkatini çekemiyor emrah. bu sekanstan sonra sandalyesini de düzelten emrah, o özgüvenli gülümsemesiyle bize bakıp “gelin” diyor.

ağır adımlarla restoranın içine giren emrah’ın peşinden gidiyoruz. bulduğu ilk mcdonald’s çalışanının omzuna elini atıp gülümsüyor.

“iş başvurusu için nereden form dolduruyoruz?”

“abi restoran müdürüyle görüş istersen, takım elbise giyen hanımefendi. cennet ismi.”

emrah cennet hanımı uzaktan görüyor ve ona doğru yürümeye başlıyor. bu sırada güneş gözlüğünü çıkartıp gömleğinin yakasına asıyor. suratına, sanki bacakları dudaklarını ittiren bir pedala bağlıymışçasına yürüme hızıyla senkron bir şekilde ilerleyen bir gülümseme oturmaya başlıyor. bu gülümseme cennet hanımın yanına gelinince final formunu alıyor. emrah sesini biraz değiştirerek soruyor: “iş başvurusu için nereden form doldurabilirim… cennet hanım?”

“online başvuru yapıyorsunuz… beyefendi”

“anlıyorum… peki hangi siteden?”

“google’a yazın çıkar”

cennet hanımın son cevabını verirken emrah ile ilgilenmeyip etrafa bakınıyor. pek çoğumuz için yıkıcı bir deneyim olacak bu durum, emrah’ı hiç etkilemiyor bile. yüzündeki gülümsemeyi hiç bozmadan restorandan çıkıyor. restoranın kapısı ardından kapanırken o güneş gözlüğünü yakasından alıp takıyor. ve aynı havalı yürüyüşüyle hiçbir şey demeden ilerliyor.

“emrah, sen beylikdüzü’nde oturmuyor musun, neden acıbadem’de iş arıyorsun?”

emrah alaycı gülümsemesiyle bizlere gülüyor ve “cık cık cık cık” diyor.

“nazmi bey… acıbadem caddesinden metrobüse yürüyene kadar kaç restoran, kaç market ve kaç avm geçeceğiz biliyor musunuz? ben biliyorum. 12 restoran, 9 market ve hukukçular çarşısını da sayarsanız 2 avm. bu sözü pek sevmesem de eskilerin dediği gibi: işi bileceksin, işe gitmeyeceksin.”

emrah bu sözünden sonra aynen dediği gibi yaptı. acıbadem caddesini boydan boya turladı ve bir ünlü gibi fotoğraf dağıtıp kağıtlar imzaladı. acıbadem metrobüs durağına geldiğimizde artık herkes yorulmuştu. korkuyla ikinci alışveriş merkezinin nerede olduğunu sordum, ve buluşmaya ünalan’da inip geldiği için yemekten önce başvuruları halletiğini söyledi ve yineledi: “pek sevmesem de… işi bileceksin, işe gitmeyeceksin.”

ertesi gün de bu civarda buluşmak için sözleştik ve emrah’la vedalaştık.

ikinci gün

emrah ile bu sefer acıbadem metro istasyonunda buluştuk. bugün siyah polo yaka tişört ve siyah kumaş pantolon giymişti, yani her zamanki gibi aşırı şıktı. güneş gözlükleri de eksik değildi, altın rengi saatiyle birlikte ona eşlik ediyorlardı. keşke kamera kayıtlarında sorun çıkmasaydı ve buraları size görüntüsüyle aktarabilseydim, ama yapamıyorum. olağandışı hiçbir şey olmamasına rağmen, sadece merhabalaşıp hal hatır sormamıza rağmen görmenizi isterdim. dünyanın en az işe ihtiyacı olan insanıyla iş aramaya çıkıyormuşum gibiydi. emrah’ın belki de işe gerçekten ihtiyacı yoktu, belki de sırf herkes çalışıyor diye bu furyaya katılması gerekiyormuş gibi hissediyordu. bilmiyorum. tek bildiğim, keşke emrah’ı gösterebilseydim. metrodan çıkarken emrah da bugünkü rotamızı anlatıyordu: “acıbadem caddesinden yukarı yürümek yerine aşağı, taşköprü caddesine doğru yürüyeceğiz bu kez. bu rota da işletmeler açısından oldukça verimli. taşköprü caddesinden yukarı doğru çıkarsak tepe nautilus isimli alışveriş merkezine varacağız. orada birkaç işe başvurur, tuvalet ihtiyacımızı giderir ve kudret göz hastanesiyle bugünü noktalarız. siz ne diyorsunuz?”

içimden tek bir şey demek geçiyordu: “otur ve bize kendini anlat”. ama diyemedim, onun yerine sadece “mantıklı duruyor” diyebildim. tek istediğim emrah’ın zihninde daha derine inebilmek, onu anlayabilmekti oysa. bunun için onu tanıyanlarla iletişime geçip onlarla da röportaj yapmam gerekiyordu kesinlikle.

“emrah, birkaç arkadaşınla röportaj yapabilir miyiz?”

“tabii canım. kaç arkadaş lazım, ayarlayayım hemen.”

“3-4 kişi yeter.”

“bugün oldu bil”

emrah telefonunu çıkardı ve birkaç arkadaşına durumu anlatan mesajlar zinciri yolladı. “…hakkımda belgesel yapıyorlar, benim için benim hakkımda röportaj yapar mısın, çok güzel olur…” ve daha fazlası. sonra telefonu cebine soktu ve yürümeye başladı. yine bir pedalı bacaklarıyla iterek suratına bir gülümseme takıyor gibi yavaş yavaş senkronik bir gülümsemeyle kaplandı suratı. teker teker her yere girdi. bazısına form bıraktı, bazısına telefon numarasını. en son avm’yi de boydan boya turladıktan sonra soluklanmak için hemen dışarıdaki starbucks’ı seçtik. emrah kendine laktozsuz buzlu latte almıştı. Tam bütün ekip oturmuş, yayılmış ve bugünü sonlandırmaya niyetlendirmişti ki emrah “haydi” dedi, “son bir durağımız var. bugünü ondan sonra bitirelim”.

bizleri alışveriş merkezine yürüme 15 dakikalık mesafede olan, girişinde muhterem evcil parkı yazan küçük bir parka getirdi. parkın tabelasını gösterip “muhterem evcil…” dedi ve gülümsedi. bir bankı gösterip “şuraya oturalım, en sevdiğim banklardan biridir, siz de yanıma oturup benle kısa bir röportaj yaparsınız belki” dedi. yanına oturamazdım ama kamera arkasından ona sorular sorabilirdim. bu harika olurdu. tabii dedim, kamera arkasına geçip kayda başladık. neden bilmiyorum ama o an aklıma gelen tek soruyu sordum: “emrah, neden bu bankı seviyorsun?”

basitçe cevapladı emrah: “aslında bütün bankları severim, hepsi çok güzeldir. direkt konsepte bayılırım yani. o an hangisi boşsa favorim de o olur. aynısı kadınlar için de geçerli desem yalan söylemiş olmam. hatta yeni boşalmış banklar ve sevgilisinden yeni ayrılmış kadınlar benim için bir numaradır.”

bu konuyu eşmek istiyordum, ama takip için soracağım sorudan çekiniyordum. neyse ki emrah kahvesinden aldığı yudumdan sonra devam etti.

“ikisine de koşar adımla gidersin, ikisine de hemen yerleşirsin, ikisi de sanki çok uzun zamandır ordaymışsın gibi sıcacıktır, ikisinden de uzaklaşmaktan korkarsın ama günün sonunda başkasının götünün sıcaklığı seni rahatsız eder ve uzaklaşırsın. yine de kalkana kadar harika bir deneyim yaşar, bulması imkansız bir şeyi bulmuşsun gibi hissedersin.”

emrah için kullanıldığı ribaunt ilişkiler güzel şeylerdi. sıcaklığa bu denli mi uzaktı da böyle şeylere sarılıyordu? bunun altında büyük bir trajedi mi vardı? yine de belgeselin yapısı gereği ona obsesif derecede takıntılı olduğu iş arayışı hakkında sorular sormam gerekiyordu. öyle de yaptım. belki de obsesyonunu açıklaması her şeyi aydınlatacaktı, kim bilir.

“emrah, peki neden iş başvuruların hep olumsuz sonuçlanıyor sence?”

“iş başvurusu yapmak havaya taş atmaya benzer. eğer şanslıysanız taş, yani iş, başkasının kafasına isabet eder. yok eğer şanssızsanız yarılan sizin kafanız olur. o yüzden zenginler taşı hep uzağa atarlar, bizim kafamıza doğru. ha ama yalan yok, çalışmayı çok severim, bunu siz de biliyorsunuz. işe gitmek hoş bir deneyim. yataktan kalktığında her gün gidecek bir yerinin olması… müthiş şeyler bunlar. ama ne yapabilirim ki, birazcık şanslıyım sadece.”

her gün gidecek bir yeri olmasına duyduğu heyecan… emrah gerçekten sıcaklıktan yoksun bir hayat yaşıyordu, bu belliydi. yine de dikkatim dağılmadan sorulara devam etmeliydim: “peki o zaman neden iş arıyorsun?”

“kadınlar için. burada bulunma sebebim de bir kadın. birazdan yengeniz gelecek. işten çıkmıştır şimdiye.”

bu yeterli bir mesajdı, artık günü sonlandırmalıydık.

üçüncü gün

emrah bizleri kendi mahallesine davet etti bu kez. kendisiyle beylikdüzü’nde buluşacaktık. bizi metrobüsten aldı ve nereye gideceğimizi söylemeden yürütmeye başladı. yine çok şıktı. açık mavi bir gömleği kırık beyaz bir kumaş pantolonla kombinlemiş ve bu sefer güneş gözlüğünden vazgeçmişti. metrobüse oldukça yakın, bir iş merkezi diyebileceğimiz, ofislerle dolu bir binaya girdik. iş başvurularının yeni turu diye düşünüyorduk ki emrah cebinden anahtarları çıkardı ve bir ofisin kapısını açmaya başladı. kapı açıldı ve bizi içeri buyur etti: “buyrun, gelin”. içeri girdiğimizde küçük bir ofis karşıladı bizi. sola döndük ve ilk odaya girdik. tam teşekküllü bir ofisti burası ve masanın üzerinde “emrah tenekeci” yazılı isimlik vardı. emrah koltuğuna otururken anlatmaya başladı: “burası da benim ofis işte, tüm iş başvurularımı genelde buradan yaparım” koltuğa iyice yerleşti ve devam etti, “başvurularımı genelde gece 12’den sonra yaparım. herkes uyumuşken. çalışkan patronlarımız tam da ‘bu işi nasıl yapacağız’ diye stresten uyuyamazken, tüm ihtiyaçlarının ben olduğunu fark etmeye hazırken. fark yaratmak için bunlar gerekli”

bu sırada emrah’ın telefonuna bildirim geldi

“iyi insan lafının üstüne gelirmiş… çok sevdiğim bir insanın doğum günüymüş bugün. telefonlar da olmasa eski sevgilimizin doğum gününü bile unutup gidecektik vallahi.”

emrah telefonunu açıp bir mesaj yazdı, sonra telefonu bana çevirip sordu: “bu mesajlar tek tik olunca ne anlama geliyordu?”

“mesaj henüz iletilemedi demek, ama profil fotoğrafı olmadığını da hesaba katarsak… muhtemelen sizi engellemiş”

“allah allah… evlilik arifesinde tamam da böyle de yapılmaz ki… sms atabilirim ama değil mi?”

“oradan engellemediyse evet ama…” lafımı bitirmeme izin vermeden atladı.

“tamam, şu mesajı yazıp geliyorum hemen”

emrah tüm olumsuzluklara ve istenmediğine dair olan sinyallere rağmen cebinden diğer telefonunu çıkardı ve onun üzerinden eski sevgilisine sms gönderdi. bu adamın bir zamanlar sevilmiş olması bile, şimdi düşününce, bir mucizeydi. tanrının biz insanlara sevginin yüceliğini anlatmak için yolladığı bir mucize…

ve emrah mesajı yazar yazmaz tekrar lafa girdi: “hah, şimdi devam edelim. öyle, genelde operasyonlarımı buradan yönetirim. iş başvurularım da sıklıkla linkedin üzerindendir. ama bunlarla sınırlı değildir buranın işlevi. aynı zamanda bir okuldur da burası. pek çok şeyi burada araştırıp öğrendim, pek çok konuda burada kendimi geliştirdim. hatta league of legends’te bile burada gold olmuştum. çok özel bir gündü… neyse, gelin işlere nasıl başvuruyorum onu göstereyim biraz.”

emrah koltuğunu biraz öne aldı ve beni ve kameramanı arkasına çağırdı. linkedin’e girdi ve iş ilanları kısmına tıkladı. gördüğü her şeye aynı cv’yi yolladı ve iki adımdan uzun başvuru süreci olan tüm işlere olan başvurusunu yarıda bıraktı. “bunlar tok satıcı” diye mırıldanıp durdu bu tarz ilanlarda. ilanların %80’i için de “ulan tam benlik, benden iyisini zor bulurlar” diye heyecanlandı başvururken. hatta pek çok ilan için işe alım yapan kişiye ve şirkette çalışan birkaç insana özel mesaj bile yolladı. yaklaşık 20. iş başvurusunu yapıyordu ki telefonu çaldı. emrah, “iyi insan lafının üstüne gelirmiş” dedi. bu sözü bugün ikinci kullanışıydı ve ikisi de yanlıştı. insanlara iyi insan demek için kendini gerizekalı durumuna mı düşürüyordu yoksa emrah gerçekten gerizekalı mıydı emin olamıyordum. gerizekalıysa da dürüst olacağım, çok tatlı bir gerizekalıydı.

bu sırada emrah telefonu açmıştı. eliyle mikrofonu kapattı ve göz kırparak ve gülümseyerek “yengen” dedi. sonrasında telefonla konuşmaya devam etti.

“iyiyim yavrum, müsaitim. bir belgesel çekimindeyim aslında ama konuşmamızda bir sakınca yok. evet belgeselimi çekiyorlar. yok ya, kadıköy boğası gibi değildir. yani ben öyle biri değilim ki onun gibi”

emrah telefonun mikrofonunu bu sefer tedirgince kapattı ve bize yöneldi: “kadıköy boğası gibi değil, değil mi? ben öyle birisi değilim?”

“evet. normal birisin”

emrah telefon konuşmasına gülümseyerek ve rahatlayarak döndü.

“yok canım, kadıköy boğası gibi değilmiş sordum şimdi. tamam, bir saniye”

emrah gülümseyerek telefonu hoparlöre aldı ve masaya koydu. bizlere mutluluğunu göstermek istiyordu belli ki. telefondaki kız konuşmaya başladı.

“dilniyorsun değil mi?”

“dinliyorum canım, evet”

“ben aslında bunu daha önce söylemeliydim bence, ama şimdi söyleyebiliyorum. benim için yeni bir şeylere başlamak iyi olmadı emrah, hissetmek istediklerimi hissedemiyorum”

emrah şaşırmıştı ve kafası karışmış gözüküyordu.

“bir şey hissetmek zorunda değilsin ki, iyi hisset yeter”

telefondan güçlü bir nefes verme sesi geldi.

“evet de… bence görüşmesek daha sağlıklı olur”

emrah’ın şaşkınlığı hala yüzünden okunuyordu ama bir tepki vermesi gerekiyordu. hızlıca düşündükten sonra telefonu eline aldı.

“sana bunu hangi doktor dedi bilmiyorum ama sahte diploma olayları çok yaygın. lütfen başka bir doktora da sor sağlıklısı bu mu diye”

bu onun son çırpınışlarıydı. çaresizce.

“emrah, bu benim kararım. her şey için teşekkür ederim”

ve telefon yüzüne kapanmıştı. emrah kalakalmıştı. sadece derin bir nefes verebildi. tekrar nefes aldı, bize döndü ve gülümsedi.

“neyse ki bu tarz olaylara karşı hep hazırlıklıyımdır… şimdi izninizle tinder’da biraz kaydırmak istiyorum”

emrah diğer telefonunu çıkarıp tinder’da kaydırmaya başladı. laptopundan da son ses müzik açtı. bize hiçbir şey demeden bir saat öyle devam etti. biz de artık gitmemiz gerektiğine karar verdik ve usulca kalktık. kalkarken “aa nereye” gibi şeyler dese de… bugün bu kadardı

dördüncü gün

emrah bizleri yine kadıköy’de karşıladı. bu sefer sırtında sırt çantası vardı ve oldukça “normal” giyinmişti. sıkıca sarılma faslından sonra bizlere kocaman gülümseyip sordu: “şaşırdınız değil mi? yaa.. biz de insanız, normal giyinebiliyoruz bazen. bugün tatil yapalım dedik. bugün arkadaşımda kalacağım, yarın da başka arkadaşlarla denize gideceğiz inşallah. bugünkü belgesel bölümü kısa olacak ama… burak’ın evine gidene kadar eşlik edin madem.”

emrah ile birlikte yürümeye başladık. düşünceli olduğu her halinden belliydi. düşünmeye başlayınca gözleri bir noktaya kilitleniyordu, yürüyor olsa bile. yine öyle olmuştu. fazla dayanamayıp lafa girdi: “bu dün benle konuşmayı kesen kıza, begüm’e de hediye kartı vermiştim, onu isteyeyim. işsiz güçsüz adamım para lazım. değil mi?” bana döndü ve onay bekledi. ondan kaçamayacağımı, ve hatta belki de ona çekileceğimi, bildiğim için hemencecik bu olayı kapatmak istedim, “haklısın abi” dedim. ellerini kaldırıp “hah” dedi, güldü.

burak’ın evinin önüne geldiğimizde iyi bir fırsat yakalamıştık, bir arkadaşıyla röportaj yapmak. ona bunun olup olamayacağını sorduk. burak’a sorup cevap vereyim dedi. arkadaşı kabul etti, fakat iki şartı vardı: kendisine röportaj süresi boyunca bira içirilecekti ve yüzüyle sesi sansürlenecekti. iki şartı da anlaması oldukça güçtü fakat tamam dedik, önemli olan ne de olsa içerikti.

burak röportajı

bir bardaydık. burak karşımıza oturdu.

“merhaba burak bey, hoş geldiniz. siz ve emrah birbirinize benziyor musunuz acaba? arkadaşlığınız hakkında ne söylemek istersiniz?”

burak lafa başladı, “arkadaşlığımız…” ededi. ve sonra dakikalarca aradaki ufak mırıldanmalar dışında hiçbir şey çıkmadı ağzından. ta ki birası bitene kadar. sonra garsona el işareti yaptı ve sözünü tamamladı: “arkadaşlığımız iyi. severim onu. biraz şanssız sadece. birbirimize pek benzemeyiz ama.”

içimden gülümsedim. yine de dayanamayıp “afiyet olsun” dedim.

“kesene bereket” dedi.

“neden yüzünü gizlemek ve sana bira ısmarlamamızı istedin?” diye sordum. provakatif biriydi ve amacına ulaşmıştı. provoke olmuştum.

“güvenlik önlemlerinden dolayı. yoksa emrah’tan utandığım falan yok”

“bira da mı?”

“yav adamın bana elli tane bira borcu var. ona yük olmadan borcundan düşüyorum”

“röportaj?”

“sor abi sen yine de bir şey çok istiyorsan da… ne soracaksın bana, adam zaten sorunca kendi söylüyor her şeyi.”

haklıydı. gerçekten haklıydı. birer bira da kendimize söyledik ve birlikte havadan sudan muhabbet ettik. burak gerçekten kafa bir çocuktu.

röportaj sonu

biz röportaj yaparken emrah da begüm ile buluşmuştu. onu, burak’ın apartmanı önünde bekliyorduk. birkaç saat sonra güler yüzle döndü. “bu kız da bizi bırakamıyor be” dedi. “hediye kartını almak için gitmiştim ama bir türlü bırakmadı. gel sohbet edelim, gitme yemek yiyelim… ne akşamdı be. biraz da öpüştük”

emrah çok mutluydu ve bu her halinden belliydi. ben de mutlu olmuştum. üzüleceğini bildiğim halde o gün onun için mutluydum.

beşinci gün

emrah, sabah bize evinin konumunu atıp sadece “buraya gelin” yazmıştı. önemli bir şey olabileceği düşüncesiyle biz de alelacele gitmiştik. geldiğimizi haber vermek için aradık ve kafasını camdan çıkarıp “hoş geldiniz. korkunç bir gün başlangıcı oldu” dedi. “noldu emrah” diye sordum. “cuma namazına gitmediğim için babam şahsıma tahsis ettiği kredi kartını kullanıma kapattı. artık bir işe girmem şart oğlu şart oğlu oldu yani. bugün sıkı çalışacağız o yüzden. ofise bile gitmeden home ofis çalışacağım.” dedi ve elmasından bir ısırık aldı. “kahvaltı ha…” dedi. o sırada emrah’ı annesi çağırdı, biz de camın önünde beklemeye devam ettik. geldiğinde suratında kocaman bir gülümseme vardı.

“kötü de olsa bir iş kaptım. yarın başlayacağım. esenyurt’taki bir erkek giyim mağazasında satış danışmanı olacağım. muhtemelen başka rollerim de olacak ama ana rolüm satış danışmanı. ama olsun, iş iştir. iş bulmak da kutlanacak iştir. bugünü resmi tatil ilan ediyorum. reels izleyip tinder’da kadın arayacağım.”

biz ne yapacaktık emin değildik. onca yol gelmiştik, şimdi kovuluyorduk. emrah’a tam “biz?” diye soracaktım ki… “siz de isterseniz gelin oturun, isterseniz mahallede röportaj yapın, isterseniz de gidin. siz bilirsiniz.”

mahalleli ile her ne kadar röportaj yapmayı istesek de burak’ın sözü aklımıza geldi. en iyisi eve girelim dedik.

emrah kapıyı açtı, içeri girdik. bizi doğruca banyoya götürüp “bakın, burası banyo. tuvalet var, lavabo var, duşakabin var. bir ihtiyacınız olursa çekinmeden gelin kullanın” dedi. sonra bizleri doğruca odaısna götürdü. odasındaki kanepeye oturdu ve beni de zorla yanına oturttu. “sor” dedi. “sor, işinin olması nasıl bir his de”

“emrah, işinin olması nsaıl bir his”

“gömlekleri ütülettim, takım elbiseleri hazırlattım. başlıyoruz. öyle bir his”

çok sevinçliydi, çok heyecanlıydı. evde dört dönüyor ve kazandığı paraları nasıl harcayacağını planlıyordu.

“…aylık akbil de yaparım, rahat rahat gezerim artık. bir bira 100 lira zaten, 3-4 tane de bira içerim…”

sonra telefonunu eline aldı ve odağı dağıldı. tinder’da güzel bir kızla eşleşmişti. hemen yatağa geçti. kıza mesaj attı ve reels kaydırmaya başladı. eh, bunun ne anlama geldiğini biliyorduk artık… bize müsaade.

altıncı gün

emrah’ı işe gitmeden önce ancak zorla yakalayabildik. yani ne kadar yakaladık sayılırsak. “bana şans dileyin” diye bağırarak işe doğru koşmaya devam etti. iş çıkışına kadar onu civarda bekleyecektik.

mesaisi bitince bizi aradı. evin oraya gelmemizi istedi. gittiğimizde sabahki janti kıyafetlerini de değiştirip yeni janti kıyafetler giydiğini görmüştük. şaşırmamıza güldü.

“şunun şurasında maaşlı işi olan adamız artık, bir zahmet şıkın da şıkını giyineceğiz” dedi ve devam etti, “bu akşam çok sevdiğm bir dostumla içki içeceğiz. rumelili bir dostum hem de. yani çok içeceğiz!”

çok neşeli ve heyecanlıydı. hayatı… sadece bir işe girdiği için düzelmişti. bu kadar basitçe, inanması güç bir şekilde bu kadar basitçe. benden daha mutlu olduğu için onu kıskanacaktım nerdeyse. metrobüse kadar birlikte yürüdük ve sonra gitti.

resmi olarak yedinci gün

biz de uzun bir gün geçirdiğimiz için tıpkı emrah gibi biraz eğlenmek ve vakit geçirmek istemiştik. bu yüzden taksim’e gittik ve bolca eğlendik. eve dönüş yolunda, metrobüste bizi tanıdık bir sima karşıladı: emrah. en arkada, tek başına üzgünce duruyordu. bizi görünce mikrofonu istedi. yaka mikrofonunu eline aldı, kamerayı açtık ve konuşmaya başladı:

“içki, merkür retrosu, nostalji. eski sevgilime mesaj attım.”

sesi az önce azarlanmış gibiydi.

“bu büyük bir hataydı. herkesten özür dilerim. eski sevgilimden özür dilerim. yapmamam gerekirdi. içimdeki özlem duygusuna söz geçirmem gerekirdi. insan sonucunun ne olacağını bildiği hataları yapmamalı…”

emrah’ın gözleri gitti geldi, uyuyacak gibiydi. son bir nefes aldı ve elini kaldırdı:

“AMA… bu bana çok şey öğreten bir hataydı! İYİ Kİ yapmışım! İYİ Kİ mesaj atmışım! ÇOK doğru bir karar oldu!”

içki belli ki ona iyi gelmemişti. bana da. onun gerçekten mutlu olmadığını görmüştüm. kıskançlığım yerini üzüntüye bırakmıştı. emrah bir arayandı, hep arayacaktı. her şeyi bulduğunda bile. bunu fark etmiştim. bu korkunç bir durumdu ve şu anda yaşadığı bir avuntudan başka bir şey değildi.

gerçekten yedinci gün

emrah geceden kalma olduğu için bugün onu işe giderken yakalayabildik. yine şıktı, yine heyecanlıydı ama biraz daha “ağırdı”. ya dün gece üzerine çökmüştü, ya iş bir patronmuşçasına üzerine oturmuştu. bence ikisinden de biraz. neyse, emrah işyerine vardı ve biz onu izlerken o da dükkana girdi. ama dükkanda başka biri vardı. onla biraz konuştuktan sonra şaşkınlıkla birini aradı. telefon açılmadı. sonra üzüntüyle yürümeye başladı. hemen takip ettik, yanına yaklaştık. “noldu emrah?” diye sordum. “sanırım kovuldum” dedi. hızlıca bir parka geçtik. “bir saniye” dedi ve gitti. döndüğünde elinde gazete kağıdına sarılı bir içecek vardı. hemen lafa girdi.

“sanırım kovuldum. niye oldu hiçbir fikrim yok. adam telefonu da açmadı.”

emrah içkisinden bir yudum aldı ve sinirle lafa girdi: “bu adam beni tanımıyor. bak ben normal bir adam değilim ha, doğumum bile normal değil benim. sezaryen doğmuşum. tabii. jül sezar gibi. koskoca sezar gibi…”

bu sırada emrah’ın telefonu çaldı. tüm mutsuzluğu, hayal kırıklığı ve siniri yüzünden silindi. gülümsemeye başladı.

“neyse ki yengeniz arıyor” dedi ve telefonu açtı.

“efendim yavrum? hiç, parkta oturdum bir şeyler içiyorum şimdi. sen? ben… kovulmuşum ya hahahaha. ha, evet. bir şey diyeceksin. bir saniye”

emrah telefonu hoparlöre verir

“dinliyorum yavrum evet”

begüm biraz üzgün biraz da kayıtsız bir ses tonuyla konuşmaya başlar.

“emrah, ben biraz… dengesiz davrandığım için özür dilerim ama yine başa sardık. ben artık ne görüşmek ne de konuşmak istiyorum. her şey için teşekkür ederim”

emrah için her şey üst üste geliyordu. sinir ve şaşkınlık karışık cevap verdi:

“begüm, bak bunlar çok büyük laflar. görüşmek istemiyorum… konuşmak istemiyorum…”

“biliyorum”

“böyle şeyler deme”

“ben eminim emrah. kendine dikkat et”

telefon kapanmıştı. emrah telefonunu sadece banka bırakabildi ve içkisinden büyük bir yudum aldı.

“iki günde olanlara bak… kredi kartım iptal oldu, bir eski sevgilimin beni engellediğini öğrendim, diğer eski sevgilim tersledi, kovuldum, konuştuğum kız görüşmek istemediğini söyledi… ve ben aylık akbil yapmayı planlıyordum… saçmalık. az daha paramın yarısı hiç olacaktı. ne için? görüşemediğim kızlarla görüşebileceğimi düşündüğüm için. neyse ki böyle bir hata yapmamışım. yoksa şimdi falcıya verecek param olmayacaktı.”

“ne?” diyebilmiştim sadece içimden. şaşkınlığımı anladı emrah, “evet, kalkın falcıya gidiyoruz” dedi. içkisinden son bir yudum atıp çöpe attı. kendimizi falcının önünde bulduk. içeri girmeden önce bize bir “röportaj” vermek istedi.

“şimdi ne düşündüğünüzü biliyorum. emrah her şeyi kaybetti, hayatı bitti… arkadaşlar, ben çok film izlemiş biriyim, izlediğim her film de mutlu sonla bitmiştir. bu belgeselin de bir film olduğunu düşünürsek… kesinlikle mutlu sonla bitecek. belki düğünümle falan bitecek hatta. bakın, ben beyaz atlı bir prensim ve dünya beyaz atlı bir prens bekleyen kızlarla dolu. şimdi falcım her şeyi açık edecektir zaten. faldan sonra görüşürüz.”

emrah falcıdan çıktığında yüzü gülümsemektedir. “valla çok bir şey anlamadım ama kötü bir şey olsa anlardım herhalde” dedi. “istanbul dedi, ‘istanbul’un göbeğinde, merkezinde hayatın olacak’ dedi. geçen gece içtiğim rumelili arkadaş da ‘istanbul dünyanın merkezi, mecidiyeköy de istanbul’un merkezi’ demişti. sanırım benim yerim orası…”

emrah bizi ilk metrobüsle mecidiyeköy’e götürdü. bir saat sonra oradaydık, o meşhur mecidiyeköy meydanda. emrah şöyle bir etrafa baktı, havayı güçlü bir şekilde teneffüs etti ve “işte istanbul” dedi, “istanbul…”

bir süre mecidiyeköy’de yürüdükten sonra gözüne kestirdiği ilk dükkana girdi. burası odlukça büyük bir yapı mağazasıydı. tüm özgüveniyle, burası vaadedilmiş topraklarmış gibi lafa girdi

“kolay gelsin abi, iş var mı, eleman lazım mı size?”

“yok kardeşim bizde ne işi ya… bizi zor çeviriyor bu dükkan”

“abi ama bana da iş çok lazım. çok az para alırım”

“valla kardeş, istersen şundan var”

esnaf bunu diyip bali gösterdi.

“bu ne işe yarar abi?”

“sana meşgale olur, iyi gelir, iş stresini azaltır. benden olsun bak, iyi gelecek”

“madem öyle diyorsun abi… ver bari”

esnaf, emrah’a baliyi vermekle kalmadı, ona nasıl kullanacağını detaylıca anlattı. yanağından bir makas aldı ve “allah’a emanet ol” diyerek onu uğurladı.

ali röportajı

“ali, sen emrah’ın rumelili arkadaşısın. ona mecidiyeköy istanbul’un merkezi diyen. bir falcı çıkışı, falcı ona ‘senin kaderin istanbul’un göbeğinde’ dediği için mecidiyeköy’e geliyor emrah ve bu söze inandığı için girdiği ilk dükkanın kaderini çizmesine izin veriyor. şimdi kendisi viyadük altında hayatta kalma savaşı veren bir tinerci. ne diyeceksin?”

“valla ne diyeyim ki… iyi oldu, yakınıma taşınmış oldu. ben severim emrah’ı.”

son