genelde maddi sorunlarıyla bilinen biriyim. maddi sorunlarımı çözdüğümdeyse alkol sorunlarımla. alkol sorunlarımı çözdüğümdeyse…
kan tahlili
öncelikle başlığa her ne kadar kan tahlili yazdıysam da laboratuvar bilimi ve tetkikleri hakkında hiçbir şey bilmiyorum. şöyle ki, birazdan beynime saplayacağım iğneli şeyin şırınga mı, tüp mü, yoksa başka bir şey mi olduğunu bile bilmiyorum. zannederim ki önemli değil.
beyin
önce beynimin ufak bir renkli çıktısını alıyorum (tomografi gibi ama biraz daha ileri bir teknoloji). çıktıda beynimin yuvarlak olduğunu, mavi ve yeşil renklerle kaplandığını görüyorum. başka bir şey de yok. görenlerin beynimin çürüyüp küflendiğini ya da çaykur rizespor forması giydiğini düşüneceği bu durumu iyice araştırmak için beynime şırıngayı sokuyorum.
gelen sıvı da görüntüyle uyumlu. mavi, yeşil, beyaz (beynin kendi rengi) renkler karışık olarak çıkıyor. detaylı incelemelerimiz bize şunu gösteriyor:
küçükken dünyanın kötü bir yer olduğunu hayal dahi edemezdim. büyüdüm, dünyanın kötü bir yer olduğu gerçeğiyle yüzleştim. yine de bu dünyaya benzeyeceğimi hayal dahi edemezdim. şimdiyse dünyanın birebir aynısıyım. beynim bile dünya gibi geoit, mavi ve yeşil.
şimdi ağzıma geçelim.
ağız
ağzıma şırınga sokamayacağım için bu pamuklu şeylerden sokuyorum. ağzımın kenarından örnek alacağım. sonrasında ise PCR, BMW, AIHM, MTLPRO gibi bilindik ve güvenilir testler uygulayacağım. CIA, BND, AKP, ANNEM gibi yalancı pozitif/negatif verme ihtimali yüksek testleri ise hiç kullanmayacağım. önce içinde agar olan bir petri kabına tükürecek, sonrasında yanaklarımdaki tükürüklerle test yapacağım.
petri kabında bir şey çıkmadı. sadece ince bir “yav” sesiyle ölüm kokusu. pamuklu çubuktan ses de gelmedi, yalnızca ölüm kokusu vardı. test sonuçları gerçekle uyumluydu. şu sıralar ağzımdan pek bir şey çıkmıyor, çıkan da hayırlı bir şey olmuyor.
şimdi gözlerimi kontrol edelim.
göz
gözlerimi bir görme testine sokacağım. bunun için de bir köye gidip uzaktaki bir eve bakmam gerekiyor. neyse ki istanbul’un çeperlerinde hala böyle yerler mevcut ve hava az da olsa güneşli ve açık. hemen aylık akbilimle gördüğüm ilk otobüse atlıyorum. akbilimi basıp şoförün yanında dikiliyorum. kendisine “abi silivri’ye gider mi?” diye soruyorum. “gitmez, bu avcılar arabası.” diyor. bilmediği bir şey var, ben bunu zaten biliyorum. kendisi adres sormak için darlayacağım kişi sadece. neticede o koltuktan inip gitme ihtimali yok.
şoför beyin 35 dakikalık yol tarifinden sonra silivri’ye giden otobüslere peşi sıra biniyor ve ancak akşam vakti silivri’ye varabiliyorum. hava biraz karardığı için net görmediğim bazı şeyleri görmezden geleceğiz.
baktığımda ışığı görebiliyorum, nesnelerin ne olduklarını tahmin edebiliyorum. uzaktaki şeyleri merak etmediğim için tasarruf etmek adına beynim görselleri yüklemiyor muhtemelen, o yüzden hafif bulanık görüyorum. sorun değil. her şeyi sezebiliyor ve gitmem gereken yönü tayin edebiliyorum. görüşüm yeterli. özellikle politik olarak. sol görüşlüyüm. (bu şakayı buğra isimli bir arkadaşım bana yapmıştı. o günden beri kamu yararı adına bu şakayı her yerde yapıyorum)
şimdi sırtıma, belime vesaire bakacağız. götüm hariç komple arkam burada.
sırt, bel, boyun
pek çok insan sırtını pek sık göremez. ben de onlardan biriyim. birkaç kere görmüş olabilirim, ama neye benzediği konusunda hiçbir fikrim yok. özellikle buralarımı genelde anneme veya bir dostuma yasladığım için.
fakat bugün şanslı günüm. omurilik sıvımı alacak ve tahlil ederek buralara dair önemli veriler elde edebileceğim. tek sorun şu: omurilik sıvısı nereden nasıl alınır bilmiyorum. ama şunu biliyorum: muhtemelen omurilik sıvısı ve omurilik soğanı birlikte harika giderdi.
neyse, bu yüzden uzman bir kişi çağırdım. orta okul arkadaşım ramazan. kendisi elektrikçi, eski esnaf ve -tahmin edebileceğiniz üzere- başarısız bir genç girişimci. anlattığım kadarıyla bir tıp uzmanı gibi durmuyor, ama muhakkak birilerini tanıyordur. bana esnaflar arasındaki halı saha maçlarımıza gelen mehmet abinin ilkyardım bildiğini söylüyor. hemen yeni bir halı saha maçı düzenliyoruz ve 4. dakika gibi kendimi yere bırakıyorum. mehmet abi geliyor, cebimden çıkardığım şırıngayı uzatıyorum. omurilik sıvımı alması gerektiğini, yoksa sonsuza kadar ıstırap içinde yaşayacağımı söylüyorum. o da zaten yaşam sonsuz bir ıstırap değil midir diyor. haklı. terim, gözyaşım ve omurilik sıvım oracıkta boşalıyor. yerden kalkıyorum ve alabildiğim kadar omurilik sıvısını 0,5 litrelik pet şişeye dolduruyorum. şimdi maça devam etme ve attığım tüm golleri tema vakfına bağışlama vakti.
(hiç gol atamadım)
laboratuvara geri dönüyorum. sıra belim ve boynumda.
hemen arkadaşımı arayıp son model iphone’unu laboratuvara getirmesini rica ediyorum. getiriyor. yandan fotoğraflarımı çekiyorum ve kontrast ayarlarıyla oynayıp parlaklığı sona veriyorum. röntgene yakın bir görüntü çıkıyor. tek sorun: montumu çıkarmayı unutmuşum. arkadaşım üstüm çıplak fotoğraflarımı çekmek istemediğini söylüyor. kendisine ölmekte olduğumu söylüyorum. biraz daha diretse de fotoğrafları çekmeyi kabul ediyor.
durum vahim. boynum TL/USD grafiği kadar eğri. bu kabul edilemeyecek bir durum. abd’ye ve küresel dolar lobisine boyun eğdiğimi gösteriyor. bu gerçekten kabul edilemez. hemen yordam kitap’tan yeni sol kitaplar sipariş ediyor, tkp’nin boyun eğme posterine biraz bakıyorum.
belime gelirsek şayet biraz öne kaymış. lordoz var gibi. bu, toplumun ilerisinde olan öncü aydınlardan biri olma uğraşımın bir sonucu. buna eminim. bu sorunu düzeltmeyeceğim. düzeltmem gerekirse de belimi geri alarak değil, vücudumun geri kalanını ileri taşıyarak düzelteceğim. tarihin çarkları gibi vücudum da hep ileriye ve iyiye doğru dönecek.
bu sırada omurilik sıvımın sonuçları geliyor. sıvı olduğu doğrulanmış. bir sorun yok.
şimdi sırada karaciğerim var.
karaciğer
bugünün geleceğini hiç tahmin etmiyordum. karaciğerimin yıllarca hiç ara vermeden, durmaksızın çalışacağından emindim. bugün çalışmıyor. yani fonksiyonlarını yerine getiriyor tabii, sadece içki içmiyorum. ama yıllardır süregelen bu sıkı çalışmanın ve antrenmanların (her zaman ısınma [votka shot] ve soğuma [bira] yaparım) karşılığını vereceğine eminim.
bu test için karaciğerimden bir parça almamız ve otopsi yapmamız gerekecek. ve biraz lavaş. belki közlenmiş biber ve domates de.
hemen annemi çağırıyorum ve vücudumu kestiriyorum. sonra karaciğerimi. sonra anneme ciğerleri hazırlaması talimatını veriyorum. güzelce hazırlıyor. kızgın tavaya hiç yağ eklemeden ciğerleri içine atıyorum. yağlarını salıyorlar ve mis gibi kokuyorlar. açıkçası iştahım açılıyor ve biberle domates közlemek istiyorum, fakat şaka yapmanın ne yeri ne de zamanı. bilimsel çalışmalar böyle yürümez. o yüzden ciğerler piştiği gibi lavaş veya ekmek dahi almadan direkt yiyorum. sevdiğim gibi. yağlı ve lezzetli.
bu durum karaciğer yağlanmam olduğunu gösteriyor. ve ölünce karaciğerimi bağışlamam gerektiğini.
kulak
hayatım boyunca kulaklardan hep çekmişimdir. dedemin kulakları, annemin kulakları, kedimin kulakları… bazen de kendi kulağım. bir keresinde üniversiteden birkaç kızın bilimsel çalışmasına yardımcı olmak için işitme testine girmiş, garip gurup mimikler yaptıklarını görmüştüm. çok korkutucuydu. işitmem yasaklanacak sanıyordum. neyse ki bir sorun olmadı. ama test sonuçlarını da hiçbir zaman öğrenemedim. o yüzden bir daha yapmam en iyisi olacak.
güzel bir kulaklık buluyor ve youtube’tan aydilge ve sehabe’nin seslendirdiği bir ayda unutursun isimli şarkıyı açıyorum. iyice dinliyorum… iyice… ta ki aydilge’nin arkadan verdiği hafif tekrarlama sesini duyana kadar. fakat aydilge arkadan vermiyor. en azından işittiğim kadarıyla.
hazır youtube’a girmişken bir adet de frekanslı işitme testi açıyorum. 800 hertzlerde sorun yaşadığımı görüyorum. çocuk ve kadın seslerini iyi işitemiyormuşum. kadın seslerini duymaktaki sıkıntımın işitme problemimle alakalı olduğunu hiç tahmin etmezdim. meğerse bende hiçbir sorun yokmuş, kulaklarım dışında. rahatlıyorum.
burun
burun kıllarım biraz uzamış. tıraş ediyorum. bir peçeteye de sümkürüyorum. şimdilik bir sorun yok gibi.
akciğer
geldik favori organıma. kendisini kendime çok benzetiyorum. tıpkı benim gibi çalışmamak için bir ton bahane arıyor. burun mu tıkalı? bugün işe gitmeyeyim en iyisi. uyuyor musun? arada bir nefes alıp versen yeter. yokuş mu çıkıyorsun? öl amına koyayım.
sanki tüm solunumu kendisi yapıyormuş gibi narin, sanki istediği her şey olması gerekliymiş gibi sinirli. ayrıca tembel ve kendini beğenmiş. oysa hiçbir şey yaptığı yok. burun nefesi alıyor, boruda taşıyor, bu da içine doldurup salıyor. aynısını ben de yapıyorum. babam yiyecek alıyor, annem pişiriyor, ben de içime doldurup salıyorum. bayılıyorum sana akciğer, senin ruh eşim olduğuna inanıyorum.
bu yüzden tüm romantik ilişkilerimde yaptığım şeyi yapıyorum: onu zehirliyor (sigarayla) ve yer yer de iyileştiriyorum (yoğurtla). oldukça manipülatif bir kişilik olarak gözüküyor olabilirim oradan, fakat bana lütfen öyle söylemeyin. kelimenin sonu “latif” ile bittiği için kendimi garip hissediyorum. benim adım latif değil ki. onun yerine karşısındaki kişilerin duygu, düşünce ve davranışlarını kendi çıkarlarına uygun biçimde yöneten ve yönlendiren derseniz çok daha fazla sevinirim.
neyse, testimize geçelim. akciğer test yapması çok basit bir organ. sadece bir şeylere üflemeniz gerekiyor. ve ne tesadüf ki 4 yaşındaki yeğenimin doğum günü partisi bugün. hemen oraya gidiyor ve pasta gelene kadar etrafa sahte gülücükler saçıyorum. pasta geliyor, herkes “iyi ki doğdun melanet” (yeni nesil isimler işte) şarkısını söylemeye başlıyor. ortam harika, herkes benim tamamıyla zıttım. mutlu ve savunmasız. bense mutsuz ve tetikteyim. pasta masaya konduğu gibi yerimden fırlıyor ve tüm gücümü toplayarak üflüyorum mumlara. 6 mumdan 3’ü sönüyor. canım akciğerim yine benim gibi, sınavda kendini hiç zorlamıyor ve 50 ile geçiyor.
idrar
normalde bu testi yapmayacaktım ama çişim geldi. hazır gelmişken o işi de aradan çıkarayım dedim. hemen annemi çağırdım.
şaka. annemi çağırmadım.
hemen tuvalete gittim ve bir kaba işemeye başladım. hiç yanma yoktu, ki bu iyi bir şey, ve hiç durmak istemedim. zannediyorum ki bu da iyi bir şey. kabı ağzına kadar sıcacık idrarımla doldurdum. bu sıcaklık o kadar hoşuma gitti ki 2014 tumblr kızları gibi keşke hava yağmurlu olsaydı ve bu sıcacık kabı avuçlarımla sarıp kitap okumak için kanepeye uzansaydım dedim.
hemen gerekli tetkikleri yapmak için laboratuvarıma gittim. sonra da google’a idrar tahlili nasıl yapılır yazdım. genellikle sabah ilk idrar tercih edildiği yazıyordu. burada başarısız oldum. idrarın ilk kısmının dışarı atıldığı ve orta kısmı toplandığı yazıyordu. idrarı dökebileceğim bir yer olmadığı için bir kaşıkla idrarın orta kısmından biraz aldım. fiziksel analiz için rengine, berraklığına ve kokusuna bakacaktım. rengi güzeldi. giymeyi en sevdiğim renge çok yakındı. yeşile. berraklığı da iyi gibiydi. kokusu ise klasik idrar kokusuydu. küflü ve güçlü. kimyasal ve mikroskobik incelemeye ihtiyaç olmadığına karar verdim.
kalp
kalbim galiba biraz sorunlu. bir doktor bende mvp olduğunu söylemişti, evet bebeğim!! MVP!! (burayı ingilizceye çevirip okuyun), fakat başka bir doktor ise mvp olmadığını söylemişti. bugünkü testlerle umarım mvp olduğunu kanıtlayabilirim. evet bebeğim!! MVP!!
ultrason aletini elime alıyorum ve kayganlaştırıcı jel sipariş etmeyi unuttuğumu fark ediyorum. yapacak bir şey yok… tüküreceğim. göğsümü bolca tükürükledikten sonra aleti kalbime dayıyorum. iyi bir başlangıç: kalbim atıyor.
görüntünün devamında kanıma enjekte ettiğim renkli sıvının kalbime hücum ettiğini görüyorum. sıvı kalbime doluyor ve garip bir durumu ortaya çıkarıyor. kalbim ağzına kadar ataç ve toplu iğne ile dolu. beyaz, hafif, parlak ve ince şeylerle. bakınca kalbim batılı top modellerle dolu gibi gözükse de kalbime battığını ve ufak bir sancı verdiğini hissedebiliyorum bu ataç ve toplu iğnelerin. göğsüme yatmış bir kedinin geçirebildiği bu sancıya sebep olan acı ne, neden her gördüğüm gülümseme beni ağlamaklı yapıyor? dünya beni neyden mahrum bıraktı ki güzelliklerin kıyısında gezmek bile ruhumu cenneteymiş gibi dinlendirebiliyor? birbirini seven iki sevgili, hep yan yana olacak iki dost görünce hangi köhne inancım köreliyor ki sancım diniyor? bilmiyorum. sanırım sadece duygusal bir adamım. allah öyle yaratmış.
tahlil sonucu
her şey yolunda. tek bir şey hariç. kan tahlilini unutmuşum. muhtemelen b12 eksik çıkacak.