← geri

kurtlar, çakallar ve devlet

pek çok ödül almış, son zamanların çok konuşulan filmi "kurtlar"ı ve bununla birlikte devlet denen kurumu incelediğim eleştiri yazısı

son zamanların çok fazla konuşulan, oldukça olaylı filmi “kurtlar”ı yönetmenin özel daveti sonrası (etkinlik ücretsiz mi diye sordum, “ücretsiz, gelebilirsiniz” dedi) izleme fırsatı buldum. kurtlar, temeline devletin soğuk yüzünü ve vatandaşların sorunlarına karşı kayıtsızlığını koyan bir yapımdı.

film hakkında konuşmaya başlamadan önce her karadenizlinin köye ev yapma hayalini kendi köyünde film çekerek farklı bir biçimde gerçekleştiren yönetmeni kutlamak isterim. köydeki ev inşaatı yüzünden şehzade mustafa ile aynı kaderi yaşamasına ramak kalan bir birey olarak.

film, yeni atanmış bir kaymakamın senarist eşiyle birlikte görev yerine gelişiyle başlıyor. hemen sonrasında köyde uzun zamandır çocuk ölümlerine sebep olan bir kanal bulunduğunu ve köylülerin bu kanalın kapatılmasını istediğini kaymakamla birlikte öğreniyoruz. köylüler bu meşru taleplerini kaymakama bildirmek için her türlü eylem biçimini kullanıyorlar, yeni atanan kaymakamın ilk gece camına taş atmak dahil.

film, bu düzlemde ilerliyor, kaymakamın ve senarist eşinin köylü ile olan interaksiyonları ile durum bize gösteriliyor. kaymakam, ve dolaylı olarak eşi, yetkili makamların aksiyon alması için boyutu yer yer tacize varacak şekillerde köylülerce rahatsız ediliyorlar. kaymakamsa gerek kendi dünya görüşü, gerekse devlet anlayışı gereği “dilekçe yazsınlar” diyip durumu geçiştiriyor ve köylüyle bir noktada zıtlaşıyor.

film sonrası filmin yönetmeni ve senaristi olan ecre begüm bayrak, filmin neyi anlattığını ve ne ifade ettiğini bizlere anlatana kadar benim kafam oldukça karışıktı. istanbul doğumlu (şehirli sayılır) ve aslen trabzonlu (kaymakam sayılır) olan ben köylülerin filmde yalnızca bir çeşit kurt sürüsü gibi gösterilmesi sonucu kaymakamı haklı bulacak seviyede etkilenmiştim. oysa filmde durum tam tersiymiş, köylüler haklıymış. filmin senaryosunun yazımındaki en önemli motivasyon, yıllardır devletin kayıtsızlığı ve ihmalkarlığı sonucu ölen pek çok çocuğun hikayesini “su kanalı” metaforuyla anlatmakmış. ama olayın tamamen kaymakamın bakış açısıyla bizlere gösterilmesi farklı hisler uyandırıyor, yani en azından bende öyle oldu.

fakat yönetmen film hakkında ayrıca şunları da söylüyor: “kurtlar; tanık, fail ve mağdur olmanın birbirine geçmiş çizgileri arasında gezerken, halk-devlet, devlet-devlet arasındaki irili ufaklı çatışmaları irdeliyor ve adalet kavramının geçirgenlik boyutuna değiniyor. filmin, tanığın tanıklığı reddettiği ve bu reddediş ile failleştiği, failin ve mağdurun durmaksızın birbirine geçtiği, yer değiştirdiği, sonunda ise kimin fail, kimin mağdur ve kimin tanık olduğunun belirsizleştiği dünyasının, günümüz toplumuna, siyasi konjonktürüne ve güncel meselelerine bir “su kanalı” metaforu üzerinden ışık tuttuğuna inanıyorum”. bu açıklamasına bakacak olursak yönetmen gerçekten böyle bir film ortaya çıkarmış. bu anlayışa, yani günümüz dünyasındaki her şeyin gerçekten de iç içe geçmiş oluşuna katılsam da bu açıklamayı film sonu açıklamalarıyla birlikte değerlendirirsek bende öylesine bir çelişki doğuyor ki film hakkında yazdığım bütün eleştiriler yanlışmış gibi geliyor.

yine film sonu açıklamasına göre yönetmene göre devlet, dolayısıyla devleti elinde bulunduran iktidar, şiddet tekelini elinde bulunduran bir “avcı”. kendi çıkarları doğrultusunda insan avlamaktan çekinmeyen bir şiddet aygıtı ve film harika bir av sekansıyla bu metaforu zenginleştirse de yönetmenle en temelde ayrıştığımız nokta burası. devlet, dolayısıyla iktidar, şiddet uygulama tekelini elinde bulundursa da unutulmamalıdır ki avcının rahat ve güçlü pozisyonuna sahip değildir ve hiç olamaz. şiddetini meşru bir zemine oturtmak zorunda olması bir yana, bu şiddeti genellikle kendini koruma amacıyla kullanması onu tipik bir avcının dışına çıkarır. bu kadar tehdit altında hisseden, peşinde sürekli birileri olan bir yapı, avcıdan daha çok bir cambaza benzetilebilir.

iktidar, sürekli olarak ince bir ip üstünde yürür ve peşinde daima muhalifler ve/veya iktidar taliplileri olur –ve ayrıca “rüzgar” gibi “dış faktörler” de vardır. iktidar ve muhalefet, kendilerini korumak ve rakiplerini düşürmek için bu ipi, yani ülkeyi, sallamakta hiçbir beis görmezler. bu sallanan ip, yani dalgalanan ülke, iki tarafın da eylemlerini ve ipi sallamasını meşru bir zemine oturtması için bir fırsat verir. kim daha çok kişiyi ikna edebilirse ipi o kadar sert sallayabilir demektir. bu mücadele sonucunda da ya iktidar ipten düşer ya da muhalefet.

ipi sallamaya çalışan bir muhalif olarak ben ipten düştüm ve gözaltına alındım. fikrim değişmedi. hala ipi sallama ve şiddet kullanma hakkını kendimde görmekteyim. eminim ki iktidar da kendisi için bu görüştedir.

çünkü iktidar, şiddetle birlikte rıza üretme mekanizmasına da sahiptir ve bu ikisini de kullanır ve kullanmak zorundadır da (gramsci). devlet bu yüzden sadece bastırmaz, aynı zamanda üretir de. normları, değerleri ve hatta gerçeği üretir (foucault). güçlü gözükür, fakat gücünü gizlemeye çalışır (zizek). çünkü, en azından günümüz devletlerinde, bu bir zorunluluktur (ölü, kel ve şişman insanlardan alıntı yapsam da HENÜZ canlı, kelleşmemiş ve yeterince şişmanlamamış biri olarak bu söylenenlere katılmaktayım). bu yüzden devletimizin paramiliter “kurtları” (yönetmen de böyle bir tersten alegori yapmış) yer yer devlet adına meşru zemine oturtulamayacak şiddet uygulamalarında bulunmuş, yer yer de devletin meşru zeminde şiddet uygulaması için ortam hazırlamıştır. ama günün sonunda devlet, zorunda olduğu için avcı rolünden hep uzakta kalmaya çalışmıştır.

tabii ki tipik bir kaymakam bu denge oyununda pek olmaz. denge oyununu daima gözler ve aksiyonları buna göre şekillenir. bu bakımdan filmde anlatıldığı gibi halkın sorunları onun için çok mühim ve önemli değildir. doğru çıkar ilişkileri kurarak kendini korumak ve ip üzerinde yürüyen cambazının dengede durmasını kolaylaştırmak için asayişi sağlamak gibi daha önemli işleri vardır. bu bakımdan yine avcı rolünden oldukça uzaktadır.

filmin asıl ve temel sorunu da bence burada. devleti avcı rolünde tasarlayıp karşısına avcı olarak köylüleri çıkarmasında ve tüm olayı kaymakamın bakış açısıyla anlatmasında. yeni atanmış bir kaymakamın “bismillah” demeden köylülerin saldırılarına maruz kalışını seyrediyoruz ve eğer filmi günümüz dünyasına dair çok az fikre sahip tertemiz bir zihinle izlersek bu kaymakamın ve eşinin bu saldırıya maruz kalacak ne günah işlediğini göremiyoruz. süregelen sorunlar bu kaymakamın ve eşinin suratında patlamış gibi duruyor. burada daha iyi bir kontrast sağlanabilirdi diye düşünüyorum. fakat şu da var ki su kanalı filmde sistem için bir metafor. çocukları öldüren, insanlara zarar veren ve değiştirilmesi teklif edilemeyen bir şey. bu da şahane bir metafor, sadece filmde iyi anlatılamıyor. dediğim gibi, tertemiz bir zihinle izlediğimizde anlaması zor kalıyor. sizin gibi şanslı insanlarsa bu yazıyı okuduğu için her şeyi anlayabilir artık.

bununla birlikte başrol diyebileceğimiz kaymakamın karar almayışı/alamayışı geleneksel hikaye anlatıcılığı için yanlış bulunabilir, fakat ben başrollerin “pasif” oluşunun bizlere daha gerçekçi hikayeler sunduğuna inanan biriyim. çünkü dünya, bizim aldığımız kararlardan çok etrafımızda gerçekleşen bin bir farklı etkenle şekilleniyor. bu bakımdan filmi oldukça beğendim.

köylü anlayışı kemal tahir romanlarındaki tasvirlerle şekillenen ben için bu film, harika yönetmenliğine ve çok değerli bir şey anlatmaya çalışmasına rağmen doyurucu hissettirmedi. bu pek tabii filmin yaşadığı bütçe ve zaman sıkıntılarıyla da alakalı olabilir. filmdeki pek çok önemli sahne, filmin kesilip kırpılması gerektiği için (film 42 dakikadan 20 dakikaya düşürülmüş), çıkarılmış olabilir. örneğin kaymakamın senarist eşi bir sahnede köylünün konuşmasını not ediyordu ve bu sahne filmden çıkarılmıştı. haliyle köylü kadının “bizim yaşadıklarımız sizin için oyun değil mi” sözü de havada kalmış hissiyatı veriyordu. eğer yönetmenin bunu anlatışına şahitlik edemeseydim, bu kadın için gerçekten de köylünün yaşamının büyük oranda bir “ürün/oyun” olduğunu bilen ben için bile bu söz havada kalmış olacaktı. çünkü dışarıda bir dünya olsa da ben bu filmin içerisindeki dünya ile ilgilenmekteyim.

oldukça yetenekli ve gelecek vaat eden bir yönetmenin filmini izlediğim için mutluyum. bu filmle ilgili kafamda oluşan çelişkiler, onun zayıf yönleri kadar güçlü yönlerinden de kaynaklanıyor. özellikle yönetmenlik bakımından harika olan bu filmi herkese tavsiye ederim. eminim ki yönetmenin gelecekteki işleri kendisini çok daha iyi anlatabilecektir.

yine de yalnızca bu film hakkında bir şeyler yazmak isteyen, sinema hakkında kısıtlı bilgisi olan, bu kısıtlı bilgi de okuduğu iki üç senaryo yazım kitabından gelen birinin yorumları çok değerli olamayabilir (bu kişi ben oluyorum).