dünyada paraya dair çok genel bir yanılgı var. herkes paranın miktarına takılmış durumda. oysa sorulması gereken tek bir soru var: dünyadaki paranın ne kadarı sende? çünkü yaratılan her zenginlik, bunun bir limiti olduğunu varsayarsak, bir başkasının cebinden alınan parayla elde ediliyor. peki bu para kimin cebinden alınıyor, kimin cebinde birikiyor? ipucu: bizim cebimizden alınıyor, zenginlerin cebinde birikiyor.
21. yüzyılda devletler, para arzını genişletmek için darphaneler aracılığıyla para basmakta ve bu likidite bankalar aracılığıyla piyasaya aktarılmaktadır. bankalar kredileri girişimcilere dağıtmakta; teorik olarak bu krediler yeni işlerin kurulmasını, mevcut işletmelerin büyümesini ve istihdam yaratılmasını sağlamaktadır. ancak pratikte, sermayedarların yalnızca ucuz krediyle yetinmediği görülmektedir. vergi indirimleri, teşvikler, garantiler ve kriz dönemlerinde “kurtarma paketleri” talep edilmektedir. böylece sermaye sınıfı, riskten muaf hale getirilmekte ve başarısız olsalar dahi zarar etmeleri engellenmektedir. bu süreç, kamusal kaynakların sermaye lehine yeniden dağıtımı anlamına gelmektedir. keza 2008 krizi; bu gerçeği batmış banka ve finans şirketleri kurtarılırken evini kaybetmiş işçilerin umursanmayışıyla net biçimde göstermiştir.
alınabilecek domainin bile kalmadığı, her köşenin kapıldığı bir çağda sermayedarlar için yapılabilecek tek bir şey kalmıştır: yeni işlere girişip risk almak yerine şirketler satın almak ve pazar payını artırmak uğruna para yakmak. üretimin çok ucuzladığı, bunun sonucunda aşırı bir şekilde arttığı bilinen bir durum. sonsuz büyümeye ihtiyaç duyan, durduğu anda tökezleyen kapitalizmin ayakta kalması için de üretimle aynı hızda artan bir tüketime ihtiyacı var. işte sırf bu yüzden gereksiz, anlamsız kocaman bir pazarlama sektörü peydah oldu. artık piyasa gerçek bir inovasyon vadetmiyor, aşırı rekabetten dolayı bir hikaye uydurmaya muhtaç olduğu şeyleri gereğinden pahalı şekilde satıyor. bu dünyamızı yok eden, enflasyonu artıran, devasa şirketlere milyarlarca dolar yaktıran kocaman bir saçmalık. fakat yine de uygulanıyor, çünkü para başkasına gitmediği sürece yanmasında sakınca yok.
bu düzende sermayesi olmayan girişimcinin şansı yoktur. iyi bir fikir ya da gerçek bir inovasyon, sermayenin devasa gücü karşısında ayakta kalamaz. küçük girişimcinin tek umudu, şirketinin bir gün büyük oyuncular tarafından satın alınmasıdır; çünkü başka türlü oyunda kalabilmesi neredeyse imkansızdır. bunun yanı sıra her iki senaryoda da, şirketin satın alınması veya batması, bir istihdam yaratmayacağı için işçi için beklenen refah artışı gerçekleşmez. çünkü motivasyonu pazar payını artırmak, rakibini ortadan kaldırmak veya bir teknolojiyi/ürünü kendi ekosistemine dahil etmek olan büyük şirket, genellikle şirket operasyonlarını birleştirir ve işgücü maliyetinde tasarrufa gitmek için işçi çıkarmayı planlar.
kapitalist düzenin işleyişinde paranın yukarıdan aşağıya doğru “damlayarak” aktığı sıkça dile getirilir. ancak daha doğru bir tespit, paranın işçiye kısa süreliğine ulaşıp hızla tekrar yukarıya çekildiğidir. işçiye ödenen maaş; kira, gıda, ulaşım ve tüketim aracılığıyla yeniden sermaye sahiplerine dönmektedir. bu döngü, işçi sınıfının reel refah payının artmasını engellemekte, hatta zamanla azaltmaktadır.
bunu marx’ın formülleriyle ifade edersek: işçi, “meta–para–meta” (m–p–m) döngüsünde yaşar; yani emeğini (meta) satar, aldığı parayla yaşamını sürdürecek başka metalar satın alır. patron ise “para–meta–para’” (p–m–p’) döngüsünde hareket eder; parayla üretim araçları ve emek (meta) satın alır, bunları daha yüksek bir değerle (p’) paraya çevirir. işçinin döngüsü yaşamı sürdürmeye zorunlu kısır bir döngü iken, patronunki sermayeyi sürekli genişleten bir birikim mekanizmasıdır. işçinin birikim yapmasından çok tüketim yapması teşvik edilir ki para, sermaye sınıfına geri dönebilsin.
öte yandan, küreselleşmenin etkisiyle daha ucuz işgücünün sisteme dahil edilmesi, yerli işçilerin ücretlerini baskılamakta ve çalışma koşullarını kötüleştirmektedir. dünyanın öteki ucundan gelmiş ve kötü çalışma şartlarını kabullenmiş işçiler, düşük ücretin ve uzun çalışma saatlerinin bir norm haline gelmesi için aracılık edecektir. böylece sermaye sınıfı için rekabet azalırken, işçi sınıfı için rekabet katlanarak artmaktadır. bu noktada işçi için tek çare kalmıştır: vurgun üçgeni.
vurgun üçgeni: şöhret-kumar-icraat
işçi sınıfı için dürüst çalışma, yaşamın asgari gereksinimlerini dahi karşılayamaz hale gelmektedir. bu durum, bireyleri alternatif ve bazen gayrimeşru çıkış yollarına yöneltmektedir. bu noktada “vurgun üçgeni” dediğim bir eğilimden söz edilebilir:
1. şöhret: içerik üreticiliği, sosyal medya, influencer ekonomisi üzerinden yükselme arzusu.
2. kumar: borsa, kripto, bahis gibi “bir gecede kurtuluş” fantezisi.
3. icraat: yasa dışı yollardan güç ve gelir elde etme.
bu üçgen, sistemin ürettiği yapısal eşitsizliklerin toplumsal yansımasıdır ve toplumsal çürümenin en açık işaretlerini barındırır. herkes kurtulmayı ya da kurtarılmayı bekleyen zavallılara dönüşmüştür. bunun sonucu olarak içerik üreticiliği (reklamlarla dolu platformlarda reklamlarla dolu içerikler üretmek), çetecilik (legal yollardan para kazanamamanın bir sonucu olarak illegal yollara yönelmek) ve kumarbazlık (riskli kaldıraçlı işlemler veya klasik kumar oyunları) giderek artar. ne ilginçtir ki vurgun üçgeninin bu üç öğesi yalnızca birbirleriyle değil, aynı zamanda pazarlama sektörüyle de eklemlenmiştir; her biri diğerini besler. içerik üreticiliği yayıncılıktan pornografiye kadar geniş bir yelpazede var olurken, reklamcılıkla iç içe geçer; kumar sektörü, eğlence sektörü, zenginliğin yüceltilmesi ve emeğin aşağılanması bu reklamlar sayesinde meşrulaşır ve kitlelere ulaşır; çetecilik ise hem bu akışın görünmeyen finansörü hem de ürün sağlayıcısı hâline gelir. böylece fuhuş, uyuşturucu, kumar, eğlence sektörü, güzellik sektörü, porno, reklamcılık ve finans arasında bir ağ örülür. aslında bu ağın nasıl işlediğini görmek zor değildir; zor olan, onu tüm çıplaklığıyla anlatabilmektir. tarih boyunca da mafyalar ve çeşitli suç örgütleri eğlence sektörüne (eğlence mekanları ve kumar) yatırım yapmış, hem “günah ekonomisi”ni ve gösterişi artırmış hem de kendilerini normalleştirmiştir. bugünlerde ise benzer dinamik, gece kulüplerinden daha masum gözüken güzellik salonlarıyla inşa edilmektedir. ki güzellik sektörü de tıpkı eğlence ve reklamcılık sektörleri gibi vurgun üçgeninin üç öğesine eklemlenmiştir. artık içerikle bezenmiş eğlence sektörü hayatımızın her anını işgal etmekte, kendimize ve sevdiklerimize ayıracağımız boş zamanımızı bile kendi çıkarları uğruna sömürmektedir. daha önceleri sosyalleşme aracı olan sosyal medya, kapitalizmin yarattığı dünyadan kaçış aracı haline gelmiş; bu kaçış dahi paraya dönüştürülmüştür.
insanlık tarihinin en ağır aşağılanması işte budur: emeğin değersizleştiği, çalışma onurunun yerle bir edildiği ve bu korkuların dahi paraya dönüştürüldüğü bir çağda var olmak. işçi ücretini baskılamış sermayedarın, tıpkı orta çağ derebeyleri gibi; orospulara, şaklabanlara ve fedailere, yani vurgun üçgeni üyelerine para saçtığı ve bunu normalleştirdiği bir çağda var olmak. çünkü bu; emeğin, üretkenliğin ve alın terinin toplumsal olarak aşağılanmaya çalışılmasıdır. insanlığın çingeneleşmesi, her şeyin tüketime ve gösterişe dönüştürülmesidir.
çünkü kapitalizm, sermayedarlar kendi dilimleri dışında bir şeyle ilgilenmese de, sürekli büyümeye ihtiyaç duyar. bu sürekli büyüme ihtiyacı, ponzi şemalarına benzer bir dinamik sergilemektedir. sistemin devamı için sürekli yeni pazarlar, yeni tüketiciler ve yeni kaynaklar gerekir. yeterli yeni kaynak bulunamadığında sistem krize girer; krizden çıkış ise alttaki tabakalardan alınan değerle üst sınıfların korunması üzerinden gerçekleşir. bu bağlamda kapitalizmin yapısal işleyişi, dolandırıcılık şemalarına benzerlik göstermektedir ve sürekli olarak yeni tüketim malzemelerine ve pazarlara ihtiyaç duymaktadır.
ponzinin devam edebilmesi için her şeyin satın alınabildiği, yalnızca emeğinizin değil, sizin de birer metaya dönüştüğünüz bu çağa hoş geldiniz.