ikinci kan tahlili

beni saran hastalığın gazabından devletin şefkatli -biraz da sert, terli ve nasırlı ellerine- sığındığım günün dökümü

sağlık sorunlarım yüzünden maddi sorunlarım arttı, alkol sorunumsa farklı bir yere evrildi. kazandığım maaşın yarısı sağlık harcamalarına gidiyor, ilaç kullandığım için hiç içki içemiyorum…

ikinci kan tahlili

evde yaptığım tetkiklerden sonra ciddi sağlık sorunları yaşamam üzerine daha profesyonel yardım almak üzere bir devlet hastanesinin acil servisine başvuruyorum. çünkü biliyorum ki yeterince ısrarcı olursanız devlet hastanelerinin acil servisinde yaptıramayacağınız işlem yoktur. organ nakli dahil.

triyaj

ÖÖÖĞĞ-LLÜÜĞÜĞĞ-YOOPĞĞÜ-RUUUUUM diye triyaja dalıyorum. nefessiz kalma hissiyatını kuvvetlendirmek adına hastane çevresinde 4 tur da atmıştım. nefes nefeseyim. herkesin ciddi bir durum olduğuna inanacağına dair inancım tam. bir elimde kimliğim, sağa sola tutunuyorum düşmemek için. bu sırada görevli hasta kayıt yetkilisi kimliğimi kapıp parmağıma hemen satürasyon ölçen cihazlardan takıyor. parmağımda hala yeterince oksijen olduğunu görür görmez de beni yeşil alana yönlendiriyor… daha başka ne yapmam gerekirdi bilmiyorum. keşke parmağımı ucundan biraz kesseydim.

vezne

yeşil alandaki bekleyişime geçmeden önce vezneden ödeme yapmam gerekiyor. çünkü 25 yaşını geçtiğim için devletimiz benim sigortamı kesmiş. yani şöyle, bir sigorta başlatmış ama işe girdiğim için kesmiş. işe yeni girdiğim için de sigortam başlamamış. neden bilmiyorum. galiba devletimiz “bak işe girdin, beyaz yaka oldun, havalısın, senin artık burda işin yok, salak gibi özel hastaneye gitmen lazım” şeklinde bir öğüt vermek için bize deneyim taneleri sunuyor.

veznede ücreti çıkarıyorlar, ödeme için de ayrı bir odaya geçeceğimizi söylüyorlar. koridorları geçiyoruz, içeride kimsenin olmadığı bir odaya geçiyoruz. tamam diyorum… burdan sonrasına geçmek için bir organ seçip onu teminat bırakmam gerekiyor. neyse ki korktuğum olmuyor, bir pos makinesi çıkarıp cüzi bir miktar (normal vatandaşlar için cüzi, benim için hayli yüksek) karşılığında yeşil alana yönlendiriliyorum.

yeşil alan

burası devletimizin bizleri terbiye etmek için kullandığı başka bir sopa. askere gitmeyen kadınlarımıza askerlik benzeri kötü deneyimler yaşatmak için tasarlanmış bir işkence salonu. burası olası kıyamet senaryolarına insanların alıştırılması için icat edilmiş bir yer. hepimiz siperdeki askerler gibi birbirimizin suratına bakıp ölmeyi bekliyoruz. en kötüsü ise o askerlerin elindeki bir şey bizde yok, kafamıza sıkmak için bir silah.

buradaki tüm aksiliklere rağmen kendimi işime odaklamam gerekiyor. ne olursa olsun buradaki en hasta, en kötü ve en ölmek üzere görünen kişi ben olmalıyım. hemen yanımda getirdiğim montu üzerime geçirip terlemeye başlıyorum. bu sırada aldığım soğuk suyu da karnıma tutuyorum ki midemi de üşüteyim. madem parasını vermişim, devletimizden fazla fazla tedavi alacağım. yok öyle iki öksürük muayenesi için tüvtürk araç muayenesi ücreti almak.

ama bu savaşı benden daha genç birisi öğürerek 3 litre kusunca kaybediyorum. bu kadar hasta birinin hastalık bulaştırma riskine rağmen buraya gelmesi ne kadar doğru o da ayrı bir mesele de… neyse.

muayene

sonunda o ekranda benim ismimin baş harfleri çıkıyor. ismimin sansürlenerek televizyona çıkmasına bu kadar sevineceğim kimin aklına gelirdi… oluyor işte. türkiye cumhuriyetinin ıslah politikaları neticesinde mutluluk bu kadar basite indirgenebiliyor. doktorun odasına giriyorum.

şikayetlerimi soruyor, heyecanlanıyorum. “geçen hafta acile gitmiştim pnömoni teşhisiyle” diyorum, “kendine teşhis mi koyuyorsun?” diyor. ulan… doktorun eline düştük ya… “semptomlarıyla” diye düzeltiyorum, yine de tatmin olmuyor. pnömoni ilacı kullandığımı ve ona rağmen geçmediğini öğrenince daha da sinirleniyor. “buraya hiç gelmemeliydin, bunun yeri burası mı?” diyor. “doktore hanım, sigortam yok…” diyorum çaresizce. “git tomografiyle röntgen çektir gel, gerisi beni ilgilendirmez diyor”. “bana bak doktore” diyorum, “dua et ben volcel’im, sen dua et incel bir kardeşime denk gelmedin.” diyorum. “incel ne ya?” diyip kahkaha atıyor. “bir gece ansızın karanlık bir sokakta inceller seni sıkıştırdıklarında öğrenirsin incel ne demek” diyip odadan kaçıyorum.

vezne

tekrar veznedeyim… yeni işlemler için ödeme yapmam gerekli. tekrar arka odaya geçiyorum, bu sefer bir kadınla. kartım yetersiz bakiye veriyor. kadının bana üzüntüyle bakışını görüyorum. hemen hiçbir şey olmamış gibi gözlerimi çeviriyor, uzaklara bakıyorum. kadınları hayal kırıklığına uğrattığımda hep böyle yaparım. gözlerimi kısıp… çoook uzaklara bakarım… “beyefendi” diyor, “kartınız yetersiz bakiye verdi”. “eyvah…” diyorum sakince. “eyvah… annemi aramam lazım…”.

aynı soğukkanlılık ve sakinlikle telefondan annemi arıyorum ve kendisine hastanede olduğumu, paraya ihtiyacım olduğunu söylüyorum. “niye” diyor. çok sinirleniyorum. aile üyelerimin böyle kötü bir huyu vardır, beni çok kolay bir şekilde sinirlendirirler. ama bunu belli etmemem gereken bir yerdeyim. “anne, çok hastayım… acil 575 lira lazım…” diye dramatik bir şekilde diyeceğimi diyorum. çok geçmeden para hesabıma düşüyor, ücreti ödüyorum. veznedeki kadın gideceğim yerlerin nerede olduğunun yazılı olduğu bir kağıt veriyor. tomografi, röntgen ve psikiyatri. psikiyatri mi? o mendebure doktore hanıme bana bir oyun yapıyor belli ki…

tomografi

tomografi için gittiğimde sıra beklemeden içeri girebileceğimi görüyorum. bir devlet hastanesinde bunun yaşanması aklıma tek bir şeyi getiriyor: bu bir tuzak.

bu yüzden müteyakkız bir biçimde yavaşça içeri giriyorum. görünürde her şey normal. görevli odasında yalnızca bir kişi olduğundan emin olduktan sonra rahatlıyorum. tomografi benim için rutin bir işlem zaten, bildiğiniz üzere evimde de benzer tetkiklerde bulunmuştum daha önce.

görüntü netliği için hemen üstümü başımı çıkarmaya başlıyorum, oradaki görevli “metal eşyalarını çıkar” diyor. çıkardığım gömleğimi kenara koyup çantamdan laptopumu alıp görevliye uzatıyorum. “napıyorsun?” diyor şaşırarak. “telefonumu da mı istiyorsun?” diyorum. “evet, metal her şeyi çıkar” diyor ruhsuz bir ses tonuyla. bir tomografi için bu kadar şey almaları (tabiri caizse rüşvet almaları) çok rahatsız etse de… yapacak bir şey yok. rüşvet gibi toplumumuzun itici güçlerinden biri olan, tabiri caizse bir dinamoya çomak sokmak bana yakışmaz. değerli her şeyimi kenara koyup yatağa uzanıyorum. beni bir şeyin içine sokuyor, gözlerimi kapatıyorum ve sonra da çıkarıyor.

ve… gözlerim doluyor… beni içine kabul eden ve sonra dışarı salan bu makine… bana bir şeyi hatırlatıyor… vaftiz edilmek için suya sokulmayı ve çıkarılmayı. hayatımda hiç vaftiz edilmedim ama öyle hissettiriyor. ve dürüst olayım, sünnet olmak hiç böyle bir his değildi. tam tersi, inanılmaz korkunç bir şeydi.

bana tanrı’nın kutlu yolunu gösteren görevliye ellerimi dua eder gibi birleştirip şükranlarımı sunuyorum. görevli “eşyalarını alıp gidebilirsin, sonuç 2 saate çıkar” diyor. anlıyorum ki gereken aidiyeti gösterdiğim için eşyalarım bana geri veriliyor. muhtemelen de 2 saat sonra günahlarımın affedilip affedilmediğini öğreneceğim.

röntgen

bu huzur dolu deneyimden sonra daha basit bir tetkike gidiyorum, röntgen. önce oradaki görevliye telefonumdan çektiğim kendi röntgenimi gösteriyorum bu olur mu diye, olmaz diyor. o röntgende ciğerlerimin iyi gözükmediğini biliyordum, yine de sormuştum. çünkü bu görevli benim bir kareye yaslanıp onu sarmamı istiyor…

bu tehlikeli. görevliye götümü dönmem gerek demek. ama böyle savunmasız bir halde de götümü dönemem ki… en azından bir elle götümü kapatmam gerekli. deniyorum, “ellerinle sar şu şeyi” diye azarlıyor. neyse ki sesi her seferinde aynı uzaklıktan geliyor. bana sinsi bir oyun yapmadığından emin olunca iki elimle sımsıkı sarılıyorum o kareye. bunu yaparken götümü de iyice sıkmayı ihmal etmiyorum tabii. sözüm var, hiçbir fallik cismin götüme girmeyeceğine dair. bir kere daha yaşamayacağım bunu. “tamam çıkabilirsin” diyor görevli, çıkıyorum. sırada psikiyatri doktoru var.

psikiyatri

“hoş geldin” diyor psikolojist. bana biraz olsun sempati gösteren ilk insan buradaki. dizlerimin bağı çözülüyor… tutunarak oturuyorum. “iyi misin?” diye soruyor. allahım… keşke oturmak yerine şurada diz çökseydim, evlenme teklif etseydim… bu kadınla evlenmek istiyorum… hemen onun ilgisini çekmek için bir şeyler yapmalıyım.

“hiç iyi değilim psikolojist hanım doktor…”

“ya, neden?”

“her şey üst üste geliyor… her şey. nasıl dayanacağım bilmiyorum”

psikilojist hiçbir şey demeden kafa sallıyor. devam etmeliyim.

“2021’de sevgilimden ayrıldım, 2022’de sevgilimden ayrıldım, 2023’te sevgilimden ayrıldım, 2024’te de sevgilimden ayrıldım. tahmin edersiniz ki… 2025’te de sevgilimden ayrıldım. hepsi üst üste geliyor… korkuyorum psikolojist hanım doktor, ya 2026’da da sevgilimden ayrılırsam?”

boğazını temizliyor psikolojist.

“neden ayrılıyorsunuz kız arkadaşınla? ayrıldığınız halde neden devam ediyorsunuz?”

gülümsüyorum. tuzağa düştü. geliyor.

“haha, yalnız ben bekarım psikolojist hanım. sevgilim yok”

ufak bir göz kırpmayla da süslüyorum. o da gülümsüyor.

“öncelikle psikiyatr”

yok artık. bu kadar da olmaz. öncelikle bi sik yatır diyor. hemen, burada mı? yok artık.

“sonrasındaysa sizi buraya taşkınlık çıkarıyor diye yönlendirdiler, ama sanırım öyle bir durum yok. şayet öyleyse bir psikolog ile görüşmeniz daha uygun olur”

“anlamadım”

“benlik bir şeyiniz yok, iyi günler”

telefonumu çıkarıyorum, ismet özel’in kan kalesi şiirinin seslendirmesini açıyorum ve “artık bırakılmaktan yapılma bir adam sayılırım” kısmı gelene kadar bekliyorum. o kısım söylenir söylenmez de kafamı sallayıp çıkıyorum. biraz yürüdükten sonra dayanamayıp sessiz sessiz ağlıyorum. tamam, belki biraz ses çıkarıyorum ama erkeksi bir şekilde. öyle “ühühühü” falan yapmadan. “aaaaahh aaaaaah” diye.

o sırada bir ses gelmeye başlıyor: “ta ki seni, ta ki seni, ta ki seni görene kadar ta ki seni görene kadar ta ki seni, ta ki seni ta ki seni görene kadar ta ki seni görene kadaaar olanlar olduu ta ki seni, ta ki seni”

eyvah. bu psikojist benim psikolojimi bozdu. olmayan sesler kafamda tekrar ediyor. hem de onu gördükten sonra. bağırarak yere çöküyorum. allahtan bunu yapmanın en normal olduğu yerdeyim, devlet hastanesinin psikiyatri kliniği önünde. türbanlı, 35-40 yaşlarındaki bir abla yanıma yanaşıyor. leş gibi sigara kokuyor abla. dişleri sarı. o yaklaştıkça gelen ses de artıyor. ellerimle geri geri atmaya çalışıyorum kendimi. bu sırada abla elindeki telefona parmağıyla dokunuyor, ses değişiyor. “TAMPONU YERE BASTIRDIM” diye bir şey işitiyorum. abla yanıma yanaşınca anlıyorum ki… meğerse tiktok izliyormuş kendisi… rahatlıyorum. abladan bir dal sigara istiyorum. veriyor. alıp kalkıyorum.

sigara içmeye çıkacakken uzaktan ak ve uzun sakallı, oldukça bilge görünen bir dede bana sesleniyor. “evladım gel, ne’n var” diyor. “ya dayı dur zaten canım sıkkın” diyorum ama belli ki dedenin kulakları iyi duymuyor. “gel, gel otur yanıma” diye tekrarlayıp duruyor. sussun diye yanına gidiyorum. “niye ağlıyorsun evladım, genç boylu poslu adamsın, ne sıktı canını?” diye soruyor. naza yatıyorum. “hayat zor dayı. sıkıntı” diyorum sadece. dede iyice tempo yükseltiyor. “sanki insan kaynakları çalışanısın, sanki instagramda mal mal inspo hesapları açıyorsun. gül gibi çocuksun oğlum. hiç sıkma canını” diyor. bu kadar spesifik olmasını beklemiyordum, ama haklı. insanlığın en aşağılık mesleğini yapmıyorum, insan kaynakları değilim. hatta onun tam zıttıyım. insan israflarıyım. inspo hesabı konusunda da bir şey diyemeyeceğim, ama az önceki kadın psikolojist olduğuna göre onun kesin vardır. iyi olmuş ondan kurtulduğum.

gideyim de 2 saatlik röntgen tomografi bekleme sürecinde yemek yiyeyim. sigarayı da onun peşine yakarım. tek dalım.

muayene

yemeği yedik, artık şu orospunun yanına bir uğrayalım bakalım… kim bilir arkamdan neler demiştir zilli. volcel’im dememe rağmen incel olduğumu düşünüp gülmüştür kesin.

doktorun kapısının önüne gidiyorum, o da ne? bir milyon insan birikmiş. kimisinin ocakta yemeği var, kimisinin beşikte çocuğu. kimisi mesaisini bırakıp gelmiş, kimisi cephedeki kocasını. ben öylece gelegelmişim. bekleyen hiçbir şeyim yok. yaşı ve sağlığı “hop! sırada ben varım” dememe elverişli biri gelene kadar beklemem gerekiyor.

yaklaşık yarım saat sonra, sonunda bir fırsat oluşuyor ve bir anda o kapıdan içeri atarken buluyorum kendimi. “sonuçlarım çıkmış doktore hanıme” diyorum. bilgisayarından açıyor. yani en azından tahminim o yönde, çünkü fareyi oynatıp bir şeylere tıklıyor. sonra “sende hiçbir şey yok, evine git” diyor.

“beni anlamıyorsunuz” diyorum, “hiçbir kadın beni anlamıyor”. “iyi günler” diyor. “göreceksiniz” diyorum, “öleceğim ve çok üzüleceksiniz, hasan mezarcı gibi gülerek de anlatamayacaksınız”.

sonra “dur” diyor. “tomografinde bir şey var”.

“ne var doktor” diye çıkışıyorum, “anneme söylemeyin telaşlanır kadıncağız”.

“bir parlaklık var” diyor, “tam göğsünün ortası parlıyor. anormal bir şekilde”. biliyordum, tomografinin bana ruhani bir mesaj vereceğini biliyordum. tanrının sevgili kulu olduğunu, ondan geldiğimi, onun da beni unutmadığını söyleyeceğini biliyordum. beni de diğer çocukları gibi saracağını, elimden tutacağını biliyordum. ağlamaya başlıyorum.

“doktore hanım, ben ne olduğunu biliyorum. her şey için teşekkür ederim. elveda…” diyorum. “dur” diyor, “üstünde metal bir şey var mıydı, kolye falan?”

“muskam vardı” diyorum. çıkarıyorum, ayağa kalkıp içini açıyor. alüminyum folyoya sarılmış. “haa, bundan olmuş, niye çıkarmadın bunu” diyor. “bunu yaptırdığım çaykaralı hoca banyo yaparken bile çıkarma dedi” diyorum. “anladım” diyor. suratına bakıyorum, ağzından yeni hiçbir şey çıkmıyor. bir saniye baktıktan sonra bilgisayarına dönüyor, içeri biri dalıyor, bir kenara çekiliyorum. sonra çıkıyorum.

hastane önü

ey gidi cerrahpaşa… ey gidi volkan konak… bitti. tüm bu koşuşturmaca bitti. tanrı yine elini uzatmadı. hala hastayım. hastalığın endişesi, ne olduğunun merakı, çare aramanın heyecanı, doktoreye karşı öfkem… hepsi bitti. daha da kötüsü şimdi metrobüse binmeli, bir saat yol gitmeli ve evime dönmeliyim. içimi kaplayan boşlukla.

bir hafta evde dinleniyorum, hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey olmadan. hayatımı düşünerek.

yaşıyor olmanın heyecanını unuttuğum her an yaşamış olmanın hüznüne boğuluyorum. her şey bir daha geri gelmeyecek silik bir hatıraya dönüşüyor, ben bile.